May
25
Posted under
Kategorilenmemiş KAPALI… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.
Biliyorum ezan vakitleri dışında duymadığın, duymak istemediğin, kendine yabancı kıldığın bütün seslerin, kalbine açılan yoldan içeriye girmesine izin ver. Uzaklardan gelen bir kırlangıç sesi, bir rüzgâr uğultusu… Eğer yeşermeye uygun bir tek duygun kalmışsa binlercesinin arasında, dirileceksin. Bir nefes alıp vereceksin, hayat kadar. Hayatının tamamı kadar bir nefes.
Seni, yanına hayat çağırırken ölümün karanlık gecesine gömülmen neden? Göz ağlamak için, göz görüp de duygulanmak için, kalp yaşamanın çok ötesinde hissetmek için. Sen bütün duygularını boşuna kapamışsın. Kaç bakalım, kaç kendinden ve Rabbinden kaç Ama nereye kadar? Nereye gidersen git, o sonsuz rahmetin kucağındasın hep. Ve ondan başkada hiçbir yere kaçamayacaksın.
Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?
Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen, paramparça edensin. Rabbin kapını ışıkla çaldı, gönlünü ilhamla kalbini sevgisiyle. Direnme artık boşuna, boş yere. İnadın sırası değil. Kapılar bile yok önünde, belki perdeler bile yok. Gözlerin hafif hafif bir aralansa, ilk defa ama ilk defa dünyaya gelen bir bebeğin tertemiz bir ruhun gözü ile bakabilsen, ah bir bakabilsen… Hayatı değiştirmek, yeniden bir sayfa açmak bu kadar kolayken bunca zorlara düşmek neden? Şimdi kalbinle değil nefsinle hesaplaşma vakti. Tut yakasından, vur yere şeytanın uşağını.
Allah’ım, güzel Allah’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.
Niye korkak, niye kaçak, niye yalnız, niye uzak Sen’in rahmetinden bunca insan Allah’ım? Neden? Sen’den neden kaçıyorlar? Belki de kaçtıkça yakınlaşıyorlar. Evet, Sen ki, kaçtıkça yakınlaştığımızsın. Göklerin ve yerin nurusun, ışığımızsın. Dört bir yanımızsın. Bütün sınırlar senin, sınırları belirleyen çizgiler de senin. Kalbimde çoktandır unuttuğum, öldüğünü sandığım sevgin, bugün gözyaşımla dirilsin, izin ver. Mahşere bırakma bu dileği… Dirildiler işte. İçime attığım yeter artık sıkıntıları, kederleri. Uçurumlara, çiçekler ekmem yakışır mıydı? Ve boşluklarda ne aradım bilmem yıllar boyu. Ey yaşlı suç ortağı nefsim, ey zavallı kalbim. Ey sesi kısılmış duygularım. Yeter artık bir perde açın, bağışlayıcı ve affedici bir sesin sahibinin davetine doğru yürüyün, koşun artık.
Kalbime düşen kurtlar, delik deşik ettiler o güzelim dünyamı, mahvettiler. Tam da hayatın bu anında yeniden yaşamak istesem, adeta bir çocuk gibi yeniden doğsam çok mudur istediğim Rabbim? Bahtına düştüm, kapına geldim. Lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharlarım, ağlayan dakikalarım, hüzünlü günlerim adına beni affet. Ben gibi olanları, o durumda bulunanları da affet. Yolumdan beni ayartmaya çalışanları da affet, bilmiyorlar. Ve onlara öyle bir lûtfet ki, hepsi ama hepsi Sen’in sonsuz rahmetinin kucağında bulsunlar bir gün kendilerini. Ve öyle şaşırsınlar, öyle bir çığlık koparsınlar ki, bir çığ olup üzerlerine düşsün rahmetin bembeyaz. Kefen gibi örtsün tüm günahlarını, yıkanmış, arınmış gibi. Kabul edilmiş katındaki ak pak tövbelerinle çıksınlar bu yığının, bu enkazın altından.
Ah Ömer, Faruk Ömer, senin o mahzun içler yakan hatıranın hürmetine, duanın arasına bizimkini de alsan ne olur? Hani bir gündü ; “Hz Peygamber’i memnun ettin, Hz Ebubekir’i memnun ettin, sayısız insanı memnun ettin yaşadığın sürece. ‘Sen ki Cennetin Firdevs’lerinde gezeceksin, ne mutlu sana’ dediklerinde baştan aşağıya buz kesmiş, acı bir tebessümle bakmış ve demiştin ki; ‘Keşke annemden doğduğum günkü gibi saf temiz bir çocuk olarak kalaydım. Bu dünyadan öyle gideydim. Başka hiçbir şey bu kadar memnun etmezdi beni’ demiştin.” Duana katılıyorum bütün zerrelerimle. Ne güzel bir arzuda bulunmuşsun. Tam sırası o duana, arzuna âmin demenin. Sen ki ey Ömer, bir bakışta tutuşup yanmıştın. O Sevgilinin bakışıydı seni tutuşturan, yakan. Olan oldu işte, bir anda sen mutluluk ağacının başında asırlar sonrasına gülümseyen bir meyve oluverdin. Şu an senin ağacının, uğruna yaşadığın hayatının meyvesini yiyoruz. Ey ruhum sahabe bunlar, yıldız insanlar. Takıl peşlerine onların, bul şaşırtmayan gerçeğin aydınlık yolunu. Arama, yok başka çıkar yol, başka kılavuz. Onlar ki ışığını kainatın sevgilisinden ve canlı güneşinden aldıkları için ebediyen parlayacaklardır. Yolunu kaybedenlere hep birer ümit ışığı olacaklardır.
Ey kenar, kuytu köşelerde, karanlıklarda, yataklarda, oralarda, buralarda kıvranan ruhlar. Acziyetinizin, hiçliğinizin ve günahlarınızın gücüne inanın. Çünkü karadan aka geçmek bir adım bile değil.
Dirilişi öldükten sonraya bırakmayalım. Ezdirmeyelim bu kadar ruhlarımızı. Kalbimiz dayanmaz böylesi ağır yüklere. Ben ki, yaşadığımı ve inandığımı yazmak istiyorum. Konum bütün insanlığın dramı. Bir doğum anında, içimizi dışımıza dökmek zamanında söylediklerimizi duyar da söyleyemediklerimizi bilmez mi Rabbim?
Ah lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharım, ey kalbimin hazin sesleri. Adını, adın’ın yanındaki, o güzel adla yüceltmek istiyorum Rabbim. Kâinatın yaratıldığı andan beri ne varsa, aldığı nefes ve yaratılan bütün zerreler adedince sonsuza dek Sana hamdü senalar, o sevgili Resulüne selamlar, salavatlar olsun. Susan diller, dudaklar adına da… Kâinattaki gezegenler ve içlerindeki moleküller sayısınca, adının anılmadığı anlar adedince, her mekana şâmil, bir dua olsun Rabbim bu. Rahmetinin temsilcisi olan O zatın ve O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ın ve O’nun dava ettiği davanın adına ve hürmetine, meleklerin onu taşıdığı, indirdiği anlardan sindirdiği yerlere kadar Resulüne salat-u selam olsun Allah’ım….
Ya Rabbi Sana hamdetmek, şükretmek ve o şükürler için de şükretmek ne güzel… Biliyorum kabul ediyorsun dualarımı. İnanıyorum ki varsın, beni duyuyorsun.
Şu an da, adını anan müezzinin okuduğu ezanda da varsın, haksın. Bütün kâinata cennetten bir kapı aralıyorsun. Sadece davetine değil, rahmetine çağırıyorsun bütün insanları. Büyüklüğünü ilân ettiriyorsun küçücük dillerle.. Her yer kulak kesilmiş yeri göğü inletiyor o güzel sâdâlar. Bütün kalpler dalga dalga titriyor şu an. Rahatlayan ruhlarımız bir ümidi yakalar gibi. Kapımıza bu kadar yaklaşmışken rahmetin, bize de açmak kalıyor sadece. Allah’ım bu gücü de lûtfeyle. Kapında inleyen şu kulunun ruhunu da doğruların ruhunun yanında dinlendir. Rahmetin yar olunca her şey kolay.
Yolculuk saati gelip çatmadan ruhumuzu temizleyecek olanları yakın et bize. İzbe köşelerde, karanlık odalarda kıvranan ruhlar adına güneşi görmeden, nurundan, rahmetinden habersiz şaşkın, kararsız tüm ruhlar adına, sevdir bize sevdiklerini… Sevginin ebedi mahkûmu olalım. Ebedi Cennetinde sonsuza dek sevdiklerimizle beraber bizi mutlu et, bizi bırakma. Ey Rabbim vakt erişince, toprağa katsan da bedenimizi, biz o karanlık sanılan alemde de söyleyeceğiz bu şarkıyı…Korkumuz yok karanlıklardan adınla, nurunla aydınlanınca her yanımız. Yaşasın bizim için yaşattığın ve varettiğin ümit. Yaşasın ebediyet, yaşasın bitmez tükenmez sevinç günlerimiz… Ey ruhum, söyle bu duayı, seviyorum Allah’ı. Yok Sen’den başka gidecek, yok Sen’den başka varılacak. Affet bu dünya sürgününde nefsine yenik düşenleri, bizleri affet. Dertli Yunus gibi, dudağımızda o sevgilinin adını anarak bizleri affet.
“Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü”
Hangi günahı işlerse işlesin, hangi ağırlığın altında kalırsa kalsın nihayet bir kalp taşıyor herkes. Yeniden de bir başka insan yaratılmayacağına göre bu dünyanın imtihanında, yine ümit bizde. Yüz binlerce insanın hepsinin suçu, günahı sanki üzerimizde gibi bir ah çekip yansak. Bir ah ki yüz binlerce insanın yeniden affının ve dirilişinin sâdâsı olsa. Affet, binlerin, yüz binlerin uyanışı adına bizi affet. Söz veriyoruz, telafi edeceğiz bunca ziyanı. Elveda boş yıllar, elveda aldanış diyeceğiz.
Allah’ım toprağın altına da girsem, yıldızlara da çıksam, bu dünyada milyon sene de yaşasam, Sen yoksan ben ne yapabilirim, nasıl yaşayabilirim ki? Senin olmadığın dünyalar yok olsun. Senden istemeyen dillerim kurusun sana açılmayan ellerim kurusun. Yıkılsın gitsin bedenim. Dağılsın toz olsun zerrelerim. Allah’ım öyle bir iman lûtfet ki Sana yok diyenler bile Sen’de varolsun. Seviyorum seni Allah’ım. Kalbimi, kalbimin sevdiklerini ve sevdiklerimle ebediyen beraber olmayı vaat ettiğin için seviyorum Sen’i. Seviniyorum. İnanıyorum Sana, güveniyorum hiç kimseye güvenmediğim kadar. Biz istemeden bizim için her şeyi yaratan Rabbim. Sen’den ayrı günlerim, anlarım azap oluyor.
Neler neler yazmaktı niyetim ama yine rahmetine doğru çark etti kalemim. Alev alev yanan ruhumun, kızıl renginde tutuşan yüreğimin, kanlarından rengini almış gül gibi kızaran kalbimin senden tek bir duası var bugün. Kabul eder misin söyleyiversem izninle? Aşkınla yanan dudağımla fısıldıyorum ruhum ürpererek… Aç ki şu gözlerin önündeki perdeleri, göremeyenler görsünler bu güzellikleri.
Hangi işte senin adın varsa işlediklerimiz güzelleşiyor. Sevgilinin, Peygamberimin adını anınca bilirim ki, dualarım yerde kalmaz sana yükselirler kat kat. Kabul et, lûtfet ne olur.
Kulakların, kalplerin önündeki bütün kapıları, perdeleri ardına kadar aç. Dudaklar seni söylesin, şarkılar seni ansın, kalemler seni yazsın, ayaklar sana koşsun. Kalmasın bir kişi ki kıytı kuyularda Sana sevgisini, özlemini söyleyememiş. Bütün kırık kalpler, ümidini kesmişler adına, şeytanın ve nefsin tuzaklarına batmışlar adına, tövbe sularında yıka hepimizi, kalbimizi. Kalbimiz Sana emanet. Pişmanlığın ve tövbenin ve bütün bunların sonunda geçirdiğimiz ağır ameliyatın o ağır yaralarına rağmen tüm hastalıklarımızdan, kirlerimizden kurtar, arındır bizi. Rahmetinin ruha derman ilâcıyla.
Allah’ım günahları işleyen bizleriz, dönmemizi bekleyen sensin, cennetini istiyoruz. Çok mu? Yüzümüz yok mu? Madem Cennetini onu isteyene vereceksin aç kapısını ardına kadar, aç. Bozduğumuz tövbeler, yaptığımız tüm yanlışlar için bir kere daha Sana, yalnızca Sana tövbeler olsun. Tövbelerimizin affını ve kabulünü vaat ettiğin için de hamdüsenalar olsun. Biz ki, bu dünya çölünün garip yolcularıyız. Bu günah dolu, ağır yükle bu vadiler, bu yollar aşılır mı hiç? Sonsuz yolculuğa aşkına güvenerek, bir gönüle girerek, seni seven gönüllere girerek, güçlenip hep beraber kanat çırpmak istiyoruz katına. Dikenlerin bile gülün yanında kıymet kazandığı bir dünyada o Sevgilinden başka sığınacak gülümüz, Sen’den başka Rabbimiz yok. Sana ibadeti, Sana duayı terk etmiyoruz ama bunlara da asla güvenmiyoruz. Nedeni belli. Şeytan da çok ileri gitmişti ibadette ama ona bir faydası olmamıştı. Dostluğunu yar eyle, sevdiklerinin yolundan ayırma bizi.
Çok şükür dualarımız kabul edildi gibi… Kalbim sükun ve huzur dolu… Bütün bunları yaşamak için gelinseydi bile bu dünyaya değerdi Allah’ım.
Ey kapalı kapıların ardındaki duygular, gözler, kulaklar, kalpler, ayaklar…Aralanın, ayaklanın… Haydi ey insanlar, kalkın artık. Hoş günler geliyor; kış geçti, bahar bitti, şimdi yaz başladı. Şaşkın ruhumuzu nefsin şehvet rüzgârları kollarına almadan ve sarmadan, kalbimizi onun sahibine emanet edelim. Kalkın ey ruhlar, kalkın. Öyle bir kalkın ki yataklarınızdan, öylesine açın ki kapıları ümidiniz coşsun. Sevginiz başka yürekleri de tutuştursun. Evet, bu karanlıklardan aydınlıkları çıkarmak için kalkın, uyanın. “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez” diyor Mevlana.
Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.
kaynak: Zafer dergisi Yazar: Selim Gündüzalp
Nis
19
Posted under
Kategorilenmemiş Talebelik yıllarında acil serviste nöbetçi olduğum bir gün, hastaneye koma hâlinde bir hasta getirildi. Yakınları, hastaya 18 saat önce ağrı kesici iğne (baralgine) yapıldığını ve yapılan bu iğneden sonra hastanın ağrılarının geçtiğini söyledi. Yapılan muayenede hastanın tansiyonunun sıfıra yaklaştığı ve karnında aşırı bir sertlik olduğu tespit edildi. Müdahalelere rağmen hasta kurtarılamadı. Otopside hastanın, zamanında ameliyat olmadığı için apandisit patlaması neticesi şok ve komaya girerek öldüğü anlaşıldı. Şâfi-i Hakîm’in hiçbir şeyi abes yaratmadığının bir işareti olan bu hâdise, ağrının teşhis ve tedavide ne kadar faydalı (vücut için arıza alarm sistemi) olduğunu bize göstermektedir. Ağrı sebebiyle acil servise müracaat etseydi, hastanın apandisit olduğu erkenden anlaşılacak ve belki de tedavisi yapılabilecekti. 
Doku hasarı meydana geldiğinde ağrı, alarm vazifesi görerek, hastalığı haber verir. Beş duyudan farklı bir vazife gören ağrı duyusu kaybolduğunda, kişi doku hasarını hissetmez. Meselâ, beyin kanaması veya başka bir sebeple ayakları felç olan hastalar, ayaklarındaki doku hasarını hissedemez. Böyle bir rahatsızlığı olan kişi, batırılan iğneyi dahi hissetmez.
Dokunma, koklama, işitme, sıcak, soğuk gibi birçok duyu sistemine alışma (adaptasyon) kabiliyeti verilmiştir. Meselâ derimize dokunan bir eşyayı önce hissederiz; ancak kısa bir süre sonra dokunma devam etmesine rağmen, dokunma hissi kaybolur. Bu şekilde beynimizin gereksiz bilgilerle meşgul edilmesi engellenmiş olur. Ancak ağrı duyusu, teşhis ve tedavi açısından çok mühim olduğundan Şâfi-i Alîm ağrı duyusu için adaptasyon yaratmamıştır. Eğer ağrıya da adaptasyon olsaydı (ağrı başladıktan kısa süre sonra ortadan kalksaydı), kişi rahatlayacaktı; ancak hastalığın devam edip etmediği bilinmediğinden teşhis ve tedavide aksaklıklar ortaya çıkacaktı.
Ağrının hızlı (keskin veya akut) ve yavaş (künt veya kronik) olmak üzere iki tipi vardır. Hızlı ağrı, ağrıya yol açan uyarıcıyı ( iğne batırma gibi) uyguladıktan yaklaşık 0,1 sn sonra; yavaş ağrı ise saniyeler -hattâ bazen dakikalar- sonra hissedilir. Hızlı ağrı mekanizması; bıçak kesmesi, iğne batması, yanma gibi durumlarda ortaya çıkan ağrının hemen hissedilmesinde ve kişinin ağrıyı uyarıcı faktörlerden hızla uzaklaşmasında vazife alır. Hızlı ağrı sinyali daha beynimize ulaşmadan ve kişi tarafından hissedilmeden önce omurilikte bir reflekse (geri çekme refleksi=fleksör refleks) sebep olur. Bu öyle bir reflekstir ki, dâima ağrıdan uzaklaşma ile ilgili gayriiradî karmaşık kas kasılmalarına sebep olur. Hattâ ağrılı uyaran durumlarında omurilikte yukarıdaki refleksten başka ikinci bir refleks daha gerçekleştirilir ki, bu da ağrıyan kol veya bacağımıza ilâveten vücudun tamamının ağrılı uyarandan uzaklaştırılmasını sağlar. Buna çapraz ekstensör refleks ismi verilmektedir. Hızlı ağrının vücut için koruyucu olduğu, bu reflekslere sebep olmasıyla daha iyi anlaşılır.
Beyne ağır iletilen yavaş ağrı, uzun süreli sızlama ve yanma şeklindedir. Romatizma ağrıları bu gruba girer. Âcil bir durum söz konusu olmadığından, Yaratıcı’nın rahmet ve hikmetiyle yavaş iletilir. Yanmalarda olduğu gibi, burada refleksif bir korunma gerekmez.
Ağrıyı hızlı ileten sinir lifleri kalındır. Elektrik kablosunda olduğu gibi sinir lifi de kalınlaştıkça nakil hızı artar. Ancak bu liflerin sayısı ağrıyı yavaş iletenlerin sayısından bir hayli azdır. Kronik ağrılar da hızlı iletilseydi, bunların da kalın sinir lifleriyle iletilmesi icap edecekti. Bütün ağrılar hızlı liflerle iletilmiş olsaydı, omuriliğin çapı 1–2 cm yerine 1–2 metre olacaktı. Kadîr-i Alîm, hemen hiçbirimizin istemediği kronik sızlama şeklindeki ağrıların yavaş iletilmesini murad buyurarak, bizi ne kadar hikmetli yarattığını ağrılarımızda bile hissettirmektedir.
Ağrı algısı
Ağrının algılanmasında çeşitli faktörlere rol verilmiştir. Meselâ, gündüz, işlerin arasına gömülmüş bir kişi ağrılarını unutur. İşi olmayan insanlar ağrıdan daha çok şikâyet ederler. Gece olduğunda ağrılarımız kendilerini daha fazla hissettirir. Çünkü gece, beş duyu yoluyla gelen uyarılar azalır ve vücut dinlenmeye, insan da onu dinlemeye çekilir. İşte bu esnada ağrı daha şiddetli hissedilir.
Kişinin ağrıyı hissetmesinde önemli bir yeri olan ağrı eşiği, kişiden kişiye farklılıklar göstermektedir. Ağrı eşiği düşük olan kişilerde az bir uyarıcı bile ağrıya sebep olurken, ağrı eşiği yüksek olan kişiler kuvvetli ağrı uyaranına bile dayanabilir. Ayrıca kişinin daha fazla konsantre olduğu durumlarda, ağrı hissi epeyce azalmakta, kişi ancak söz konusu hâdise bittiğinde bir yerinin zedelendiğini fark etmektedir.
Ağrıyı azaltan rahmet eseri mekanizmalar
Ağrı hissine adaptasyonun olmaması erken teşhis ve tedaviyi kolaylaştırır; bununla birlikte Şâfi-i Alîm, insan vücuduna ağrı azaltan mükemmel mekanizmalar da koymuştur.
Dokunma ve diğer duyularımızdaki alıcı (reseptör) hücreler, kendi sahalarıyla ilgili uyaranları tam ve kolay hissedecek şekilde bazı hassas yapılara sahip kılınmıştır. Ancak ağrıyı hisseden reseptör hücrelerinde bu hassas yapılar bulunmamaktadır. Ağrı hissi reseptörleri, ağrının kabaca hissedilmesini sağlayacak şekilde yaratılmıştır. Hassas reseptörlerden yapılmış olsalardı, ağrı daha şiddetli hissedilecekti. Bu durum özellikle yavaş ağrı için önemlidir.
İnsan beynine yerleştirilmiş bazı elektronik devreler de, ağrının beyne ulaşmasını azaltma veya engellemede vazife yapar. Buna beynin ağrı kontrol sistemi denir. Şiddetli ağrı durumlarında beyinden çıkan bazı sinir lifleri, önce beynin girişinde bulunan bölgeyi (rafe çekirdekleri) uyarır. Bu bölgeden çıkan sinyaller beyinden omurilik vasıtasıyla aşağıya doğru iner ve omurilikte ağrı sinirlerinin giriş kavşaklarında (sinapslar) serotonin salgılar; böylece omuriliğe giriş noktasında ağrının azalmasına vesile olur. Serotonin, ağrının azaltılmasında, kişinin uyumasında ve rahatlamasında vazife görür.
Ağrı; tokalaşma veya deriye hafif dokunmayla da azalabilmektedir. Dokunma sinyalleri, omurilik vasıtasıyla beyne ilerlerken bir yan dal verir. Bu yan dal, omurilikte ağrı sinyallerini ileten kavşaklarda sonlanarak ağrının durdurulmasında vazife yapar.
Kedilerin insanlara sürtünmesi ve sırtlarının sıvazlanmasını istemesi; annelerin, ağlayan çocuklarının ağrıyan yerlerine hafifçe dokunması ve ‘Öpeyim de geçsin!’ demesi boşuna değildir. Çünkü sıvazlama ve öpme ile de bir çeşit dokunma ve buna bağlı olarak ağrıda azalma olmaktadır. Fizik tedavide ağrının giderilmesi maksadıyla uygulanan masaj ve el-ayak bölgesine tatbik edilen refleksoloji de bununla alâkalıdır.
Beynin afyon (opiyat) sistemi
‘Opiyatlar’ denen madde grubu, aslında afyondan elde edilen morfin ve benzeri ağrı kesici, uyuşturucu ve alışkanlık yapıcı maddeleri ihtiva eder. Morfin, tıpta kanser benzeri çok şiddetli ağrı yapan hastalıklarda ağrı giderici olarak kullanılabilmektedir. Ancak morfinin, uyuşturucu ve alışkanlık yapıcı tesirinden dolayı serbestçe satılması yasaktır. Bundan dolayı morfin sadece ilgili uzman hekimlerin yazabildiği kırmızı reçetelerle eczanelerden temin edilebilmektedir.
Beyinde de ağrı durumlarında morfin benzeri maddeler salgılanmaktadır. Bunların bazılarının ağrı kesici tesiri morfinden bir milyon kat daha güçlüdür. Dinorfin, enkefalin, metenkefalin, leu-enkefalin ve benzeri bu maddelere beynin opiyat sistemi denir. Bilim adamları ilk zamanlar afyon bitkisinden elde edilen morfinin beyindeki bu harikulâde tesirine şaşırmışlardır. Çünkü bir bitkide bulunan maddenin beyinde reseptörünün olabileceği akla gelmemiştir. Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda, bitkiden elde edilen maddelerin aslında beyinde zaten var olan morfin türü maddelerin reseptörleri üzerinden tesirli olduğu keşfedilmiştir. Aslında bu misâl de, Tevhid hakikatini, her şeyin tek Yaratıcı’nın eseri olduğunu göstermektedir. Buradan da, toprak, maden, bitki, her türlü mikroorganizmanın gereksiz ve hesapsız yaratılmadığını bir defa daha anlaşılmaktadır.
Netice itibariyle, vücuda dercedilmiş mükemmel ağrı kesici mekanizmalar, hemen her ağrıda, ağrı kesici ilâç kullanmanın doğru olmadığını göstermektedir. Çünkü Hâlık-ı Rahîm çok güçlü ağrı kesici mekanizmaları insan vücuduna yerleştirmiştir. Ağrı kesici ilâçların aşırı kullanımının mide, karaciğer başta olmak üzere birçok organa zarar verebildiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.
Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU
Nis
19
Posted under
Kategorilenmemiş Psikiyatri ve nöroloji sahasındaki istatistiklere bakıldığında, günümüzde giderek artan sayıda insanın gerçekten iyi bir uyku uyuyamama problemi yaşadığı görülür. Kaliteli ve dinlendirici bir uyku konusunda bilgi bulma şansımız, beslenme ve egzersiz hakkında bilgi elde etme şansından daha azdır. Diğer yandan ise hayatımızın yaklaşık üçte biri veya dörtte biri uykuda geçtiğinden, dengeli bir hayat sürmede dinlendirici uykunun ehemmiyeti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Uyku yetersizliği, iç dengenin mühim bir kaynağı olan REM (rüya zamanı devresi) eksikliği anlamına da gelir. Hasta şikâyetlerinin % 20’si bitkinlik, yorgunluk ve tükenmişlik belirtileri ile ilgilidir. Doktora giden bitmiş ve tükenmiş hâldeki insanların yarıdan fazlası, yeterli miktarda uyku uyuyamamadan muzdariptirler. İşin daha da enteresanı, uyku yetersizliğinden muzdarip olan insanların büyük bir kısmı, bunun farkında bile değildir.
Eğer uyku, sağlığımız açısından bu kadar önemli ise ve hayatımızın üçte birini uykuda geçiriyorsak, niçin bir çok insan bu temel dengeleyici ihtiyacı yeterli ölçüde karşılayamıyor? Bundan dolayı da hayatımızdaki pek çok şeyi, dengeden uzak bir şekilde yapmak zorunda kalıyoruz?
Uykunun Önemi
Dinlendirici uyku, dengeli bir hayat için şarttır. Uyku esnasında vücut dinlenir, kendini temizler, saflaştırır, tamir eder, yeniden inşa eder, büyür ve kendini tedavi eder. Uyku esnasında, gün boyunca biriken stresler, gerginlikler ve sinirlilik halleri serbest hâle gelip vücuttan kolayca salınır. Rüyalarımızda da bir dereceye kadar, bu gerilim ve stres çözülür. Rüyalarda zihin, insanın iç benliğini keşfetmeye açık hâle gelir ve hayata ışık tutan, kılâvuzluk eden derin mânâlara muktedir olur. Derin uyku esnasında beynimiz çalışma temposunu yavaşlatır. Çalıştırdığımız bütün zihnî programlar işleyişini durdurur. Ve şuuraltımızın güvenli yatağında saf hâlde dinlenmemize izin verir. Beyindeki sinir ağlarından oluşan devreler, stresle çalışamaz hâle geldiğinde, bitmiş vaziyette yatağa kendimizi atar ve belli bir saat uyuduktan sonra alarmla uyanırız. Fakat uyku esnasında, uykunun o esnada bize ne gibi faydalar kazandırdığını idrak etme, bilme ve anlama şansımız çok azdır.
Dinlendirici Uyku
Daha iyi nasıl dinleneceğinizi öğrenmede güçlü bir anahtar, uykunun safhalarını anlamak ve kendi uyku devirlerinizi bilmekle kazanılır. Her biri yaklaşık 90 dakika süren uykunun safhaları, bize uyuma dengesi hakkında çok şey öğretebilir. İlk uykuya daldığınızda yoğun, yarı şuurlu olarak, hayâl etme ve görüntüleme periyodundan geçersiniz. Hemen sonra rüyada çok kısa bir zaman geçirirsiniz. Bundan sonra daha derin, daha huzurlu ve rüyasız bir safhaya dalış yaparsınız. Bu zaman diliminde beyin dalgalarınız saniyede 13 titreşim olan delta frekanslarına doğru yavaşlar. Ve bu esnada siz, derin ve rüyasız bir uyku durumundasınızdır. Bu safha, uykunun dördüncü kademesi olarak adlandırılır. Bu kademe uykunun en derin, en iyileştirici ve en uygun dinlenme noktasıdır. Bu rüyasız devrede iç dengede en nihai konuma ulaşırız.
Uykuya daldıktan sonra yaklaşık doksanıncı dakikada, uykunun en hafif dönemine ulaşırız. Bu noktada uyanma ihtimalimiz çok yüksektir veya çevremizdeki sesler, hareketler, içimizdeki ağrılar veya üzüntülerle aniden uyanıp canlanabiliriz. Tekrar uykuya geri dönersek, bütün devreler yeniden başlar. Bir kere daha derin şekilde uykuya dalarsak, ki bu bir önceki kadar derin olmayabilir, tekrar rüya görürüz. Daha sonra seslerle veya hareketlerle uyanma şansımızın yüksek olduğu hafif uyku safhasına geçeriz. Bu şekilde uyku devreleri, gece boyunca devam ederek, bizi ritmik bir şekilde, derin uyku, rüya görme ve hafif uyku devrelerinin dengeleyici devridaimlerinde dolaştırıp dururlar. Her bir doksan dakikalık devrenin sonunda uykumuz daha hafif hâle gelir ve uyanma durumuna doğru daha çok yaklaşırız.
Yaratılıştan sahip olduğumuz uykunun bu devrelerini anladığımızda, bazı gerekli ve faydalı prensipleri yakalayabiliriz.
*İlk uyku devresinde en derin uyku hâli gerçekleşir. Kazandığınız dinlenme miktarı, müteakip devrelerde giderek azalır. Eğer uyumak için sınırlı bir zamana sahipseniz, o zaman uykunuzu 1,5; 3; 4,5 veya 6 saatlik zaman dilimlerinden birine göre plânlayınız.
*Çalar saat kurma ihtiyacı hissediyorsanız, alarmı bu 90 dakikalık devrelerin sonuna denk gelecek şekilde kurunuz. Uyku devrenizin tam ortasında uyanırsanız, kendinizi hâlsiz, yorgun ve dağınık hissetme ihtimaliniz artar.
*Her insan rüyaya ihtiyaç duyar. Başı sonu net olarak hatırda kalan, kâbussuz bir rüya; sağlıklı ve dengeli bir hayat için gereklidir. İnsanların rüya görmesinin engellendiği çalışmalarda, bu kişiler, kolayca sinirlenmeye, sersemleşmeye ve tehlikeli şekilde dengesiz davranışlarda bulunmaya başlamışlardır. Nefes alıp verme ve su içmeden sonra, hayatımız için en hayatî fonksiyona sahip olan vücut fonksiyonu, rüya görmedir.
Uykuya Nasıl Dalabilirim?
Gün boyunca ürettikleri stresi nasıl serbest bırakacaklarını öğrenen insanlar, genellikle daha derin ve dinlendirici şekilde uyuyabilirler. Uykuya dalmak için şu hususlara dikkat edilmelidir:
*Bütün vücudunuzu gerin ve bir an için gergin vaziyette tutunuz. Sonra tamamen kendinizi gevşetin ve rahatlatınız. Sonra tekrar kendinizi bir öncekinin yarısı kadar sıkınız. Bu işlemi 4-5 kere tekrarlayınız.
*Fıtratlarımız farklı olup, kendi tabiî uyku devrelerimizi ve uyku ihtiyacımızı anlamayı öğrenmek mecburiyetindeyiz. Bazı insanlara beş saatlik bir uyku yeterli olabildiği halde, sıhhatli olarak dünya işlerini yürütebilmek için herkesin kendine göre belli bir uyku süresine ihtiyacı vardır.
*Eğer mümkünse, bol oksijenli, yeterince havalandırılmış, sessiz, karanlık bir odada uyumaya çalışınız.
*Battaniye veya yorgan kullanın, ancak elektrikli battaniye kullanmaktan kaçınınız. Çünkü onlar vücudunuzun biyo-elektrikî alanını bozup dengesiz hâle getirmektedir. Eğer mutlaka kullanmak gerekiyorsa yatağa gitmeden önce açılmalı; yatağı, odayı ısıtmalı ve yatarken söndürülmelidir.
*Düzenli bir uyku saati ayarlayınız. Uykulu oluncaya kadar yatağa gitmeyiniz. 20 dakika içinde uykuya dalamıyorsanız, kalkınız ve uykunuz geldiğinde tekrar yatağa gidiniz.
*Gece yatmadan önce uyku getirici içecekler, uykuya dalmanıza yol açsa da uykuyu dinlendirici yapmaz. Uykunuz daha az derin ve dinlendirici olur, kolaylıkla uyanabilirsiniz.
*Yatağa gitmenize 3-4 saat kala, kafeinli içecekler içmekten kaçınınız. Dinlendirici uykunuzu bozacağından sigara içmemeye gayret ediniz.
*Eğer mümkünse uyku hapları almaktan kaçınınız, daha tabiî şekillerde uyumanın yollarını öğreniniz. Uyku hapları bağımlılık yapabilir, bu yüzden çok sınırlı ve kontrollü kullanılması gerekir. Arka arkaya üç geceden fazla uyku hapı kullanmayınız. Uyku hapları dengesiz uyku devrelerine ve gün boyu uyuşukluğa yol açar. Bilhassa kafein ihtiva eden içeceklerle birlikte uyku hapları da kullanılırsa, durum daha da kötüleşir.
*Eğer kronik veya ciddi seviyede uyku problemi çekiyorsanız, mutlaka bir doktora gidip, uyku kliniğinde kendinizi detaylı şekilde muayene ettiriniz.
Zihin Açıklığı İçin Kafein mi?
Günün bazı anlarında gözlerimizi açık tutmada veya elimizde kalemi tutmada zorlanırız. 20-30 dakika sonra ise tekrar zihnimiz açılır ve işe odaklanırız. Bunun sebebi, gerçekte gün boyu devam eden uykunun 90 dakikalık çevrimleridir. Bunu anladığımızda gün boyunca enerji seviyelerimizi dengeleme ve optimize etme konusunda bazı önemli kavramalara ve ipuçlarına sahip olabiliriz.
Enerjinizin tabiî olarak tükenmekte olduğu anlarda kafein içeren içecekler alarak, kendinizi canlandırmaya çalışmanız akıllı bir seçim değildir. Kafein alma kısa bir süre enerjilerinizi sunî olarak artırabilir ve dikkatinizi toplamanıza vesile olabilir. Ancak bedeninizin tabiî dengeleyici mekanizmaları üzerine bindirme yaptırdığından, bedeniniz aşırı bir yük ve gerilim altına girer. Kafein; yorulmuş bedeninizin ihtiyaç duyduğu dinlenmeyi geciktirmek için biyo-kimyanızda ve enerji seviyenizde basitçe bir değişiklik yaparak vücudunuzun daha çok çalışmasını sağlar.
Öğle Uykusunun Gücü
Odaklanma kabiliyetiniz ve enerjiniz sönmeye yüz tutmuşsa, kısa bir öğle uykusuna dalınız. Doksan dakikalık bir uyku devresi kadar uyumaya zamanınız yoksa, ‘theta anahtarı’ adı verilen kısa süreli harika bir metodu uygulayabilirsiniz.
Theta, rüyalarda derin dinlenme ve rahatlama anlarında veya meditasyonun derin ve açık durumlarında en hâkim olan beyin dalgalarının durumuna verilen isimdir.
Uykuya dalma anındaki hislerinizin ne olduğunu az çok hatırlarsınız. Bedeniniz dökülmüş ve kendini koyuvermiş durumdadır. Uykuya dalmışken âni bir kıpırdanma ve sallanma hareketi, bedeninizin büyük bir stresi ve gerilimi, uyanma eşiğinden theta safhasına geçerken serbest bıraktığını gösterir.
Bundan dolayı, hedefe yönelik bir theta kıpırdanması yapmak için, öğle yemeğinden sonra veya kendinizi uykulu hissettiğiniz öğle vaktinde masanıza oturunuz. Ellerinizi ya masanın üstüne veya sandalyenin yan kenarları üzerine koyunuz. Gözlerinizi kapatınız, nefes alıp vererek rahatlayınız, ses ve düşüncelerin zihninizde yüzmesine izin veriniz. Bu şekilde derin bir uykuya dalınız. Uyukladığınızda geriliminizi kaybedeceksiniz; elleriniz yanlara düşecek ve büyük ihtimalle de uyanacaksınız. Uyandığınız zaman tekrar kollarınızı masaya veya sandalyenin kenarlarına koyarak bu işlemleri tekrarlayınız. Bir iki kıpırdanma hareketinden sonra enerjinizi, dikkatinizi ve uyanıklılık durumunu kontrol ediniz. İnsanların çoğu bu kısa birkaç dakikalık egzersizden sonra, ne kadar tazelenip yenilendiklerini ve canlandıklarını kolayca farkedebileceklerdir.
Enerji Seviyesini Ayarlama
Hayatınızın ve işinizin kalitesi, büyük ölçüde enerjinizi akıllı ve bilgili şekilde yönetmenize bağlıdır. Eğer siz günde % 20 verimlilikle 12 saat çalışırsanız çok çalışmış olabilirsiniz, ama bu işinizi çok kaliteli yaptığınız mânâsına gelmeyebilir. Öte yandan enerjinizi daha tesirli ve akıllı şekilde yöneterek % 60-80 verimlilikle çalışırsanız, 6-8 saat çalışarak daha fazla iş başarabilirsiniz. Bilgi işçisi olarak tanımlanan insanların hayatından biliyoruz ki, yarım saatlik aşk ve şevk içindeki konsantrasyonla yapılan bir işi; günler, haftalar, hattâ aylar bile harcasanız başaramayabilirsiniz.
Kalb, dinlenerek çalışan bir kastır. Bu açıdan, diğer bütün kaslardan farklı bir hususiyeti vardır. Kolunuzdaki veya karın bölgenizdeki kaslar, sizi durduracak kadar yorulmadan önce kaç tane yumruk atmanıza izin verir dersiniz? Fakat kalb kasınız, hayatınız devam ettiği sürece yorulma işaretleri göndermeden çalışmaya devam eder. Yorulduğunu ve durmak istediğini size söylemez. Çünkü kalbin atımı sırasındaki her bir kasılmaya ilâve edilmiş bir dinlenme fazı vardır. Bizim biyolojik kalbimiz, dinlenerek çalışan bir sistemdir. Bütün vücudumuzu ve kalbimizi en ince detayına kadar bilen Kudreti Sonsuz Rabbimiz, dinlenme ve günlük meşgalelere tekrar başlama için uykunun gerekli olduğunu şu iki önemli âyet ile bizlere bildiriyor: “Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de dağılıp çalışma zamanı yapan, O’dur”. (25/47) “Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” (78/9)
Kaynak
- Joel Levey ve Michelle Levey, ‘Living in Balance’ A dynamic approach for creating harmony and wholness in a chaotic world. Conari Press Berkeley CaliforniaUSA 1998
DR. SELİM AYDIN
Nis
19
Posted under
Kategorilenmemiş Yeni olarak satın aldığımız her üründe bir kullanım kılavuzu vardır. Dikkatlice okunur, alınan mamul tavsiyelere göre kullanılırsa, eşyanın ömrü o nispette uzun olur. Bu bir nevi, eşyayı korumaktır. İnsan vücudu da böyledir. Korunması için kullanım kılavuzu gerekmektedir. Kalça ekleminin kullanım ömrü ortalama yüzyıldır.1 Küçük travmalarla kalçamızı zorlayarak kullanırsak, kireçlenmeler olur ve şikayetsiz kullanım süresi kısalır. Aynı şekilde dişlerimizi fırçalar, tavsiyelere uyarsak çürümelere pek rastlanmaz. Koruyucu hekimlikle birçok hastalığın oluşması önlenebilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) koruyucu hekimliğe, tedavi hekimliğinden daha çok önem vermiştir. Koruyucu hekimlikle ilgili birçok hadîs-i şerif vardır. Bu nurlu beyanlardan uyku ve yatış pozisyonu ile ilgili olan hadîslere kısaca göz atacak olursak:
Pozisyonla ilgili Hadîsler
1 - “Sizden biriniz yatağına yatacağı zaman elbisesinin ucuyla yatağını çırpsın. Çünkü kimse yatağından kalkıp gittikten sonra yatağına ne olduğunu bilemez. Sonra sağ yanı üzerine yatıp şöyle duâ etsin.
Ey Rabbim!.. Senin adınla yanımı yere koydum, eğer bu yatışımda ruhumu alırsan ona merhamet eyle, eğer almayıp salıverirsen iyi kimseleri koruduğun gibi onu da koru.”2 buyurmuştur.
2- Bera b. Azib (r.a)’den: Peygamber trendimiz (s.a.s) yatağına girdiğinde sağ tarafına yatardı; sonra, “İlâhî!.. Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana tevcih ettim, işlerimi sana emanet ettim. Sevabını ümit ederek ve azabından korkarak sana sığındım. Senden başka kendisine sığınacak ve korunacak kimse yoktur. Gönderdiğin kitaplara ve yolladığın peygamberlere iman ettim” derdi3
3- Huzeyfe (r.a)’den: Hz. Peygamber (s.a.s) yatarken elini yanağının altına kordu. Sonra, “Allah’ım Senin isminle dirilir, Senin isminle ölürüm.” derdi.
Uyandığı zaman da; “Bizi öldükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun ki, kıyamette O’nun huzurunda haşrolunacağız.” buyurdu.
Yatış pozisyonuna ait olan hadîslerden anlaşılacağı gibi Peygamber Efendimiz (s.a.s) yatarken sağ elini yanağının altına koyar, sağ yanı üzerine yatarmış.
Fizyolojik Gerçekler
Egzersiz anında organların oksijen ihtiyacı daha çok, istirahatte (uyku anında) ise, daha azdır. Bu ihtiyacın ayarlanmasında dolaşım sisteminin rolü büyüktür. Uyku esnasında önce’ kalp atım hızı yavaşlar. Ortalama hız 70′e iner ve fazlalık kan toplardamarlarda depo edilir.4
Anatomik olarak, kalbe kan getiren toplardamarlar (venler) kalbin sağından, kanı vücuda dağıtan atar damar (aort) ise soldan çıkış yapar. Kalbin az kan atabilmesi için toplardamarlarda, karaciğerde, portal ven de (sindirilmiş besinleri karaciğere getiren toplardamarlar) fazla kan depolanır.6 Depolama olayına yardımcı olmak için sağa yatmak gereklidir. Çünkü yer çekimi etkisiyle depolanma daha kolay olacaktır.
Sağa yatarak uykuya başlama, hem kanın depolanması açısından, hem de organların azalmış oksijen ihtiyacına az kanla cevap veren kalbin düşük atım sayısına yardım etme bakımından en uygun pozisyon olacaktır. Kalp atım hızını ve atım hacmini (debi) ayarlayarak organlara vereceği kan miktarını ayarlar. Gece uykuda parasempatik sistemin hâkim olmasından dolayı kalp atım sayısı ve debisi düşer.4 Venöz sistemde kan göllenmezse kalbe dönen kan miktarı artar ve parasempatik sinir sistemi hâkimiyetine ters bir olay olur.
Uykuda, dokuların kan ihtiyacı az olduğundan dolayı parasempatik aktivite, toplardamar sisteminde kanın depolanması gerekliliğini doğurur. Bu da sağa yatış pozisyonu ile mümkün olur.5
İnsan kalbi normalde dakikada 13-15 litre kanı pompalama kapasitesine sahiptir. Fakat istirahat hâlinde ise 3-5 litre kanı pompalar. Uykuda kalp debisini (atım hacmini) düşürmek için kalbin sağ kulakçığına toplardamar dönüşünü azaltmak lâzımdır. Bu da kalbe dönen ana damarlarda kanın depolanması ile olur.5 Depolanma da sağa yatış pozisyonu ile mümkündür.
Kanın depolanması için toplardamarların açık kalması şarttır. Akciğerlerin negatif basıncı bu görevi görür. Negatif basınç olmasa kalbin emme etkisi ile kal be dönen ana venler kapanırdı. Sağa yatış negatif basınca yardım eder. Yer çekimi kuvvetiyle venlerde göllenen kan ana atar damarların açık kalmasını sağlar.5
Yer çekim kuvvetinin toplardamarlar üzerine tesiri vardır. Sağ kulakçıktan uzaklaşan her 1 cm mesafe için yer çekimi etkisiyle 0,77 mm Hg basınç artımı meydana gelir. Ayakta dururken bacak toplardamarlarındaki basınç 85-90 mm Hg iken. yatarken 10 mm Hg olur. Basınç artımı toplardamarlardaki kapasitans sınırına kadar zorlanarak kalbin sağ kulakçığına dönen kan miktarı azaltılmış olur ki, uykuda dokuların istediği de budur. Kalbin sağ kulakçığına dönen kan miktarını azaltmak da ancak sağ yanımız üzerine yatmakla mümkün olur.5
Portal ven dediğimiz sindirilmiş besinleri karaciğere taşıyan venin anatomisine baktığımız zaman, yönü orta hattan sağa doğru bir yol takip eder. Mide ve dalak toplardamarlarını da alarak sağda bulunan karaciğere girer.6 Sağa yatan bir insan, portal venin akım yönündeki kan akışını destekler durumda yatmış olur. Alt ana toplardamarın karaciğerden çıkış yönü de bu istikamette olduğundan, kalbe doğru giden toplardamar yolunda kan depolanmış olur. Mide ve dalak toplardamarları da bu yöne akış gösterdiğinden sağa doğru yatıldığında akış kolaylaşır.
Özellikle dalak toplardamarı, karaciğere gelen portal vene genellikle kanı göndermez. Dolaşım sistemiyle ilgili organ olduğu için dalakta sinüsoid dediğimiz genişçe damarlarda küçük kapaklar vardır Bu küçük kapakların kapanıp açılmasıyla portal venin kan ihtiyacı ayarlanır. Portal ven basıncı düştüğü zaman akımın karaciğere olması için yine uygun yatış sağa yatıştır.5
Sinir Sisteminin Faaliyeti
Organların çalışma şeklini, salgılarını, içinde bulunan damarların çalışmasını düzenleyen sempatik ve parasempatik dediğimiz sinirler vardır. Görevleri çoğu organlarda birbirinden ayrıdır… Uyku anında çoğu zaman parasempatik sistem hâkim olur. Sempatik aktivite vücutta tam kaybolmaz, fakat azalır. Parasempatik aktiviteden dolayı organların çalışmalarında uyanık duruma göre değişiklik olur. Atardamar basıncı düşer. Nabız sayısı azalır, deri damarları genişler. Mide-bağırsak sisteminin çalışması artar. Vücut kaslarında tam gevşeme olur.4
Ayrıca pankreas dışındaki bezlerde ve enzim salgılayan hücrelerde salgı artar. Akciğer bronşları daralır kalbin kasılma gücü azalır. Kalbin koroner damarları genişler, idrar torbasında, kasılma idrar yolunun mesaneye giriş yerinde gevşeme olur, pankreas asetilkolin’i serbestleşlirir. bezlerde salgı artımına yol açar. Salınan su miktarı az olunca pankreas salgısı pankreasta depo edilir.4
Uykuya başlarken vücuda öyle bir pozisyon verelim ki parasempatik aktivitenin olduğu süre içinde vücudun etkilenen tüm organ ve sistemleri bu hâkimiyete zıt çalışmasın, bilakis parasempatik etkiye yardımcı olacak şekilde olsun. Böyle bir pozisyon seçecek olursak, o da sağa yatıştır. Şimdi bu yatışın uygunluğunu organları inceleyerek görelim.
ORGANLARIN ANATOMİK YAPILARI
Akciğerler: Sağ ve sol akciğer arasında anatomik farklılıklar vardır. Sağ akciğer bronşu, sola nazaran daha kısa, daha geniş ve düz çizgiye daha yakındır. Sol bronş ise. daha uzun ve daha dardır. Sağ bronşun daha geniş olması sağ akciğerin daha büyük olmasından ileri gelmektedir. Sol bronş akciğere giriş yerine uzanırken ana atardamarın altından geçer ve sağ bronşa nazaran daha uzun bir yol geçmek zorunda kalır.”
Soluk borusuna yabancı bir cisim kaçtığı zaman, büyük çoğunlukla sağ akciğere gider. Bu da gösteriyor ki anatomik yapı olarak sol akciğere göre sağ akciğerin havayı alabilme kabiliyeti daha üstündür. Sağ bronşun geniş olması, sağ havalanmanın sola göre daha kapasiteli olduğunu göstermektedir:
Dinlenme uykusu olan yavaş dalga uykusunda parasempatik hâkimiyet olduğu için akciğer bronşları daralır. Vücudun bazal metabolizması düştüğü için dokuların oksijen ihtiyacı azalır: Sağa yattığımız zaman, sağ akciğerin nefes alma sırasında açılması kısmen kısıtlanacağından fazla hava girmez. Hem bronşların daralması hem de sağ kaburga kemiğinin fazla esnememesi sonucu vücuda yetecek kadar az oksijeni alır. Sağ akciğere havanın giriş kolaylığının olması, bronş daralması ile az oksijen ihtiyacını karşılaması, hem de parasempatik aktiviteyi desteklemesi açısından akciğerler İçin uygun pozisyon sağa yatıştır.
Kalp: Sağ ve sol akciğerler arasındaki perikard denilen zar torba içinde bulunan kalp, kendi ekseni etrafında öne ve sola dönmüş durumdadır. Bundan dolayı sağ karıncık daha fazla önde. sol karıncık ise daha fazla arkada yer almıştır.6
Sağ kulakçıktan karıncığa gelen kirli kanın giriş ve çıkış yollarındaki açı 60°’dir. Sol karıncığın giriş ve çıkış yollarındaki açı ise takriben 10-15°’dir.5
Sağ yana yattığımız zaman kalbin gevşeme döneminde (diastol) daha az kan gelecek ve kan üst ve alt ana toplardamarlarda göllenecektir. Daha az kan gelince tam dolması için diastol (kalbin gevşemesi) uzayacaktır. Bir miktar kanı akciğerlere pompalayıp bir kısmını sağ karıncıkta bırakacaktır. Daha önceki dolaşım prensibine göre kalp sağ kulakçığa gelen kana göre kan pompalar. Sağ kulakçığa az kan gelmesi sonucu uykuda kalbin düşük atımda çalışmasına ve organlara az kan gönderilmesine ve kalp üzerinde etkili olan parasempatik aktiviteye uygundur. Bu yüzden sağa yatma kalbin anatomisine ve fizyolojisine uygun yatıştır.
Parasempatik aktivite kalp damarlarında genişleme yapar ve bu aktivitenin devamı ile kalp damarları genişleyerek daha iyi beslenir. Parasempatik aktivitenin devamı için en uygun yatış da sağa yatıştır. Üst solunum yolu patolojilerinde oluşan obstruktif uyku apneli (uyurken tıkanarak nefes durması) hastalarda noradrenalin ve sempatik aktivite artmakta, neticede uykuda kalp krizleri görülebilmektedir. Uykuda iken parasempatik aktiviteden, sempatik aktiviteye geçmek risk taşımaktadır.3
Karaciğer ve Safra Akımı: Karaciğerin büyük bir kısmı sağda bulunur. Sağ tarafın alt kısmında ise safra kesesi vardır. Karaciğer sağ akciğer ile diaphragma vasıtasıyla komşudur.” Karaciğeri yerinde tutan mezenter dediğimiz bağlara yardımcı olan, akciğerlerin yapmış olduğu negatif basınçtır. Uykuda bronşların daralması negatif basıncı azaltır. Sağa yattığımız zaman yer çekimi ile karaciğeri anatomik yerine yerleştirerek negatif kuvvetin çekici gücüne yardım etmiş oluruz. Uykuda parasempatik aktivite safra kesesinin ve safra yollarının kasılmasını artırır. Kesede olan safra, safra yoluna geçer. Safra yolu sağa doğru yumuşak bir eğim yaparak 12 parmak bağırsağına açılır. Sağa yatan bir kişide yer çekimi tesiri parasempatik aktiviteye
ve safra kanalının sfinkterinin (büzücü kasın) açılmasıyla da safranın daha kolay boşalımına yardım eder. Kese safra kanalının ve ana safra kanalının 12 parmak bağırsağına sağa meyilli boşalması sağa yatmayı faydalı kılar. Her ne kadar safra yollarının peristaltik (ard arda gelen dalgalı kasılması) hareketleri safrayı varacak yere vardırsa da sağa yatım bu varışa destekleyici bir kuvvet olacaktır. Yemekten hemen sonra değil de mide boş iken yatmak sünnettir. İşte bu yatış saati safranın en fazla boşaldığı zamana rast gelir ki bu dönemde sağa yatış safra akım yönünü kolaylaştırıcı pozisyon olduğundan mevcut safranın boşalmasına yardımcı olur.
Pankreas: Baş kısmı orta çizginin sağında 12 parmak bağırsağı kavisinin içinde yer almıştır. 12 parmak bağırsağına besin geldiği zaman pankreas salgısı artar. Günlük pankreas salgısı 1000 cc civarındadır. Uyurken parasempatik aktivite salgıyı artırır. 12 parmak bağırsağı boş ise salgı durur.4 Salgıda enzimler dışında pankreasta bikarbonat iyonları vardır. Asitli kimusu veya 12 parmak bağırsağının asitli ortamını nöt-ralize eder. Ülserlerin oluşmasını önleyici etkisi vardır. Bikarbonatlı salgının fazlalığı ve 12 parmak bağırsağına boşalımı, ülseri önleyici bir etki gösterir.5 Pankreas anatomisine baktığımız zaman salgı kanalı soldan sağa doğru akış yönü takip eder. Sağa yattığımız zaman yer çekimi etkisiyle akış yönüne destekleyici bir pozisyon vermiş oluruz.
Mide: Pozisyonuna, dolu veya boş oluşuna göre şekil alan bir organdır. Mide dolu olduğu zaman her yönde genişler, dolu midenin şekil ve durumu gövdenin durumuna göre değişir. Dolu mide ile sırt üstü yattığımız zaman, mide yukarı çıkar. Fundus dediğimiz tepe kısmı genişler ve sola kayar.
Dolu mide ile sırt üstü yatışta midede bulunan maddeler tepe kısmını doldurur. Burada bulunan hava dağılır. Midenin sola bakan büyük çıkıntısı öne gelir. Yukarı kısmı aşağı kısma oranla genişleyen mide, boynuz şeklini alır. Bu görüntüler mide filmi çekilen hastalarda daha iyi müşahede edilir.6,7 Sola yatan hastada mide, sola kayar, pylor (mideden 12 parmak bağırsağına geçiş kanalı) arkaya gelecek şekilde büyük mide çıkıntısı öne gelir, içindeki muhteva fundusa (tepe kısma) yaklaşır ve 12 parmak bağırsağını yukarıda bırakacak şekilde mide aşağı sarkar.7 Yüzükoyun yatış da sırt üstü yatışa benzer. Mide içindekiler midenin tepesine kayar. Midenin büyük dış kenarına kadar gelir ve midenin sola bakan büyük dış kenarı ortaya gelir. Sağa yatışta dolu mide orta çizginin sağına kayar, bir bağırsak hâlini alır ve mide içindeki muhteva mide çıkışı üzerindedir. Midenin alt çizgisi mide çıkışını geçmez. Midenin fırlatıcı fonksiyonlarını yaptığı yerde toplanır.7
Boş mide orta çizginin solunda bulunur, yalnız mide çıkışı sağdadır. Şekil bakımından bağırsağı andırır. Boş iken ön ve arka duvarlar birbiri iie temas hâlindedir. Geniş olan yukarı kısım genişliğini devam ettirir. Negatif basınç, duvarların birbirine yapışmasına mani olur. Boş midede vücudun aldığı duruma göre pek değişme olmaz.” En ideal mide, bağırsak şeklindeki midedir. Bu durum aç ve sağa yatışla sağlanır.7
İnce Bağırsaklar: İnce bağırsak anatomisine dikkat etliğimiz zaman içinde muhtevayı kalın bağırsağa boşaltmış olduğu yer olan ilio-çekal sfinkter orta çizginin sağında yer alır. Yemekten ortalama dört saat sonra yenilen yemeğin artık kısmı buraya gelir. Akşam saat 18-19 gibi yemek yiyen bir kimsenin besinleri 12 parmak bağırsağında parçalanıp ince bağırsaktan emildikten sonra artan posası saat 22-23 arasında kalın bağırsağa geçiş yerine gelir. İlio-çekal kapak normalde kapalıdır. Bağırsak içindekilerini ileriye iten peristaltik dalgaların oluşturduğu refleksle her seferinde kısa bir süre açılır ve ince bağırsaktan gelen muhtevanın kalın bağırsağa geçişi sağlanır.4-5
Deney hayvanlarında bu kapak kesilip çıkarıldığında bağırsak muhtevası kolona çok çabuk girdiğinden ince bağırsakta emilim azalır.5 İlio-çekal kapaktan yemeklerin geçiş süresi uyku vaktine isabet etmektedir ki midesi 1-3 saat sonra boşalmış olarak uykuya yatanlar için uykunun ilk iki saatine yani yavaş dalga uykusu dediğimiz dinlenme uykusuna denk gelir. Bu zamanda sağa yatmış olan bir kişide bağırsak muhtevası ince bağırsaktan kalın bağırsağa yer çekimi etkisiyle daha kolay boşalır. Ayrıca sağa yatışta muhtevanın ağırlığı artarak refleks uyarı ile kapağın açılmasına sebep olur.
Bir insana test yemeği verilip sindirim sisteminde takibi yapıldığı zaman, yemeğin içinde bulunan besinlere, besinlerin miktarına, cinsine göre mideden boşaldığı görülmüştür. Sıvı içecekler mideyi hemen terk eder. Karbonhidratlı katı yiyecekler bir saat sonra, proteinli yiyecekler birbuçuk-iki saat arası, yağlı yiyecekler ise ikibuçuk-üç saat arasında sıvı bulamaç hâline geldikten sonra mideyi terk ederler.
Akşam yemeği yiyen bir insan şunlara dikkat etmelidir;
1- Efendimiz (s.a.s)’in buyurduğu gibi, yatsı namazından önce yatmamalıdır. Dolayısıyla tok yatmamalıdır.
2- Yatma saatini yiyeceklerin cinsine ve miktarına göre. yani mideden geçiş sürelerine göre tayin etmelidir.
Refleksler: İnsanda birçok refleks vardır. Yatış pozisyonunu ilgilendiren reflekslerden biri de tonik lâbirent refleksi dediğimiz merkezi omurilikte olan bir reflekstir. Kafa yana döndüğü zaman boyun derin duyu reseptörleri uyarılır, döndüğü taraftaki bacaklar gerilir, karşı taraf bu gerilmeyi önlemek için Kol ve bacak eklemlerini bükerek cevap verir.’
Yüz üstü yatışta boynumuzu mecburen yana döndürürüz. Bu yatışta tonik lâbirent reflex uyarılir; fakat reflex kasların cevabı olan eklemleri-bükme pozisyonu meydana gelmediği için, reflex daima kaslara uyarı gönderir, kas esnemek için kasılır. Oysaki uykuda kaslar gevşemektedir. Yüzükoyun boynunu yana döndürerek yatanlarda kas kasılmaları devam edeceğinden kas dinlenmesi olmaz.5
Efendimiz sanki bu refleksi uyarmamak için sağ yanına yatmış, ayrıca omuzu, dirseği esnetmek İçin elini yüzüne koyarak yatmıştır. Kalça ve dizi bükülü vaziyette yatarak en idealini yapmıştır. Ayrıca elimizi yüzümüzün altına koymadığımız zaman omuzla baş aynı hizada olmadığından baş omuza doğru eğilecek, anatomik pozisyon bozulacak, boyun kemiklerinde skolyoz (eğrilik) olacak, o taraftaki kas kasılacak, boyun tutulmaları olacaktır. Efendimiz (s.a.s) omurganın eğitmemesi için sağ avucunu yüzüne koyarak yatmıştır. Organların fonksiyonları ve anatomik yapılarına bakıldığı zaman, uykuya başlangıcın sağa yatışla olması gerektiği, insan uyurken basınç reseptörerinin uyarılması ile bir pozisyonda devamlı uyunamayacağından pozisyon değiştirirken geçilecek en uygun ikinci pozisyonun sırt üstü yatma olduğu görülmekledir.
Referanslar:
1- Ortopedi, Samuel Turek, cilt: 1.
2- Tıbb-ı Nebevi Ansiklopedisi; Karabulut Rıza A.
3- Riyazü’s-Salihîn; c. 2 s. 206-207-208-209.
4- Guyton Textbook of Medical Physiolgy.
5- Tıbbî Fizyoloji; (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı) Andaç. Ortıan Prof. Dr.
6-Anatomi: İ. V. Odar; c. 2.
7- On Atlas of Anatomy Basic to Radiolgy; s. 817-818-819.
8- Cephalomatric of craniofacial and upper arm structure by sceletal subtype and gender in patients with obst Lowe AA. Onet Ferguson KA Depament of clinical Deniel Sciences, Th Universty of British Colembis AMJ Orthod Dentofacial orthop. 1996.
Dr. Arslan MAYDA
Nis
18
Posted under
Kategorilenmemiş Ölüm son değildir!
Selim Gündüzalp
Ölüm son değildir!
Her mevsim yaşanan hadiseler gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle ağırlıklardan kurtulma faaliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve vakti geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar.
İşte birgün bizler de, o tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.

Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen oradan nasıl bir başka hayata kavuşup, gökyüzüne doğru dal budak salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek,fakat ölümsüz ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum, nasıl yer üstündeki ağaç hâlini ve güneşli dünyayı idrak edemez, onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır. Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların yaradılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin varlığını bildiren en kuvvetli bir ?psikolojik? delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi… İnsanın susaması, suya işaret eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında sezmesi âhiretin varlığına en büyük delildir. Veya en azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, bir karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlığı tesiri altına alan ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.