Dert & Deva

…diye döner dünya…

Archive for Nisan, 2008

Nis
18

Ey Gönül… Ölmedinse Uyan!

Posted under Kategorilenmemiş
KAPALI… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.
Biliyorum ezan vakitleri dışında duymadığın, duymak istemediğin, kendine yabancı kıldığın bütün seslerin, kalbine açılan yoldan içeriye girmesine izin ver. Uzaklardan gelen bir kırlangıç sesi, bir rüzgâr uğultusu… Eğer yeşermeye uygun bir tek duygun kalmışsa binlercesinin arasında, dirileceksin. Bir nefes alıp vereceksin, hayat kadar. Hayatının tamamı kadar bir nefes.

Seni, yanına hayat çağırırken ölümün karanlık gecesine gömülmen neden? Göz ağlamak için, göz görüp de duygulanmak için, kalp yaşamanın çok ötesinde hissetmek için. Sen bütün duygularını boşuna kapamışsın. Kaç bakalım, kaç kendinden ve Rabbinden kaç Ama nereye kadar? Nereye gidersen git, o sonsuz rahmetin kucağındasın hep. Ve ondan başkada hiçbir yere kaçamayacaksın.

Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?

Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen, paramparça edensin. Rabbin kapını ışıkla çaldı, gönlünü ilhamla kalbini sevgisiyle. Direnme artık boşuna, boş yere. İnadın sırası değil. Kapılar bile yok önünde, belki perdeler bile yok. Gözlerin hafif hafif bir aralansa, ilk defa ama ilk defa dünyaya gelen bir bebeğin tertemiz bir ruhun gözü ile bakabilsen, ah bir bakabilsen… Hayatı değiştirmek, yeniden bir sayfa açmak bu kadar kolayken bunca zorlara düşmek neden? Şimdi kalbinle değil nefsinle hesaplaşma vakti. Tut yakasından, vur yere şeytanın uşağını.

Allah’ım, güzel Allah’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.

Niye korkak, niye kaçak, niye yalnız, niye uzak Sen’in rahmetinden bunca insan Allah’ım? Neden? Sen’den neden kaçıyorlar? Belki de kaçtıkça yakınlaşıyorlar. Evet, Sen ki, kaçtıkça yakınlaştığımızsın. Göklerin ve yerin nurusun, ışığımızsın. Dört bir yanımızsın. Bütün sınırlar senin, sınırları belirleyen çizgiler de senin. Kalbimde çoktandır unuttuğum, öldüğünü sandığım sevgin, bugün gözyaşımla dirilsin, izin ver. Mahşere bırakma bu dileği… Dirildiler işte. İçime attığım yeter artık sıkıntıları, kederleri. Uçurumlara, çiçekler ekmem yakışır mıydı? Ve boşluklarda ne aradım bilmem yıllar boyu. Ey yaşlı suç ortağı nefsim, ey zavallı kalbim. Ey sesi kısılmış duygularım. Yeter artık bir perde açın, bağışlayıcı ve affedici bir sesin sahibinin davetine doğru yürüyün, koşun artık.

Kalbime düşen kurtlar, delik deşik ettiler o güzelim dünyamı, mahvettiler. Tam da hayatın bu anında yeniden yaşamak istesem, adeta bir çocuk gibi yeniden doğsam çok mudur istediğim Rabbim? Bahtına düştüm, kapına geldim. Lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharlarım, ağlayan dakikalarım, hüzünlü günlerim adına beni affet. Ben gibi olanları, o durumda bulunanları da affet. Yolumdan beni ayartmaya çalışanları da affet, bilmiyorlar. Ve onlara öyle bir lûtfet ki, hepsi ama hepsi Sen’in sonsuz rahmetinin kucağında bulsunlar bir gün kendilerini. Ve öyle şaşırsınlar, öyle bir çığlık koparsınlar ki, bir çığ olup üzerlerine düşsün rahmetin bembeyaz. Kefen gibi örtsün tüm günahlarını, yıkanmış, arınmış gibi. Kabul edilmiş katındaki ak pak tövbelerinle çıksınlar bu yığının, bu enkazın altından.

Ah Ömer, Faruk Ömer, senin o mahzun içler yakan hatıranın hürmetine, duanın arasına bizimkini de alsan ne olur? Hani bir gündü ; “Hz Peygamber’i memnun ettin, Hz Ebubekir’i memnun ettin, sayısız insanı memnun ettin yaşadığın sürece. ‘Sen ki Cennetin Firdevs’lerinde gezeceksin, ne mutlu sana’ dediklerinde baştan aşağıya buz kesmiş, acı bir tebessümle bakmış ve demiştin ki; ‘Keşke annemden doğduğum günkü gibi saf temiz bir çocuk olarak kalaydım. Bu dünyadan öyle gideydim. Başka hiçbir şey bu kadar memnun etmezdi beni’ demiştin.” Duana katılıyorum bütün zerrelerimle. Ne güzel bir arzuda bulunmuşsun. Tam sırası o duana, arzuna âmin demenin. Sen ki ey Ömer, bir bakışta tutuşup yanmıştın. O Sevgilinin bakışıydı seni tutuşturan, yakan. Olan oldu işte, bir anda sen mutluluk ağacının başında asırlar sonrasına gülümseyen bir meyve oluverdin. Şu an senin ağacının, uğruna yaşadığın hayatının meyvesini yiyoruz. Ey ruhum sahabe bunlar, yıldız insanlar. Takıl peşlerine onların, bul şaşırtmayan gerçeğin aydınlık yolunu. Arama, yok başka çıkar yol, başka kılavuz. Onlar ki ışığını kainatın sevgilisinden ve canlı güneşinden aldıkları için ebediyen parlayacaklardır. Yolunu kaybedenlere hep birer ümit ışığı olacaklardır.

Ey kenar, kuytu köşelerde, karanlıklarda, yataklarda, oralarda, buralarda kıvranan ruhlar. Acziyetinizin, hiçliğinizin ve günahlarınızın gücüne inanın. Çünkü karadan aka geçmek bir adım bile değil.

Dirilişi öldükten sonraya bırakmayalım. Ezdirmeyelim bu kadar ruhlarımızı. Kalbimiz dayanmaz böylesi ağır yüklere. Ben ki, yaşadığımı ve inandığımı yazmak istiyorum. Konum bütün insanlığın dramı. Bir doğum anında, içimizi dışımıza dökmek zamanında söylediklerimizi duyar da söyleyemediklerimizi bilmez mi Rabbim?

Ah lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharım, ey kalbimin hazin sesleri. Adını, adın’ın yanındaki, o güzel adla yüceltmek istiyorum Rabbim. Kâinatın yaratıldığı andan beri ne varsa, aldığı nefes ve yaratılan bütün zerreler adedince sonsuza dek Sana hamdü senalar, o sevgili Resulüne selamlar, salavatlar olsun. Susan diller, dudaklar adına da… Kâinattaki gezegenler ve içlerindeki moleküller sayısınca, adının anılmadığı anlar adedince, her mekana şâmil, bir dua olsun Rabbim bu. Rahmetinin temsilcisi olan O zatın ve O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ın ve O’nun dava ettiği davanın adına ve hürmetine, meleklerin onu taşıdığı, indirdiği anlardan sindirdiği yerlere kadar Resulüne salat-u selam olsun Allah’ım….

Ya Rabbi Sana hamdetmek, şükretmek ve o şükürler için de şükretmek ne güzel… Biliyorum kabul ediyorsun dualarımı. İnanıyorum ki varsın, beni duyuyorsun.

Şu an da, adını anan müezzinin okuduğu ezanda da varsın, haksın. Bütün kâinata cennetten bir kapı aralıyorsun. Sadece davetine değil, rahmetine çağırıyorsun bütün insanları. Büyüklüğünü ilân ettiriyorsun küçücük dillerle.. Her yer kulak kesilmiş yeri göğü inletiyor o güzel sâdâlar. Bütün kalpler dalga dalga titriyor şu an. Rahatlayan ruhlarımız bir ümidi yakalar gibi. Kapımıza bu kadar yaklaşmışken rahmetin, bize de açmak kalıyor sadece. Allah’ım bu gücü de lûtfeyle. Kapında inleyen şu kulunun ruhunu da doğruların ruhunun yanında dinlendir. Rahmetin yar olunca her şey kolay.

Yolculuk saati gelip çatmadan ruhumuzu temizleyecek olanları yakın et bize. İzbe köşelerde, karanlık odalarda kıvranan ruhlar adına güneşi görmeden, nurundan, rahmetinden habersiz şaşkın, kararsız tüm ruhlar adına, sevdir bize sevdiklerini… Sevginin ebedi mahkûmu olalım. Ebedi Cennetinde sonsuza dek sevdiklerimizle beraber bizi mutlu et, bizi bırakma. Ey Rabbim vakt erişince, toprağa katsan da bedenimizi, biz o karanlık sanılan alemde de söyleyeceğiz bu şarkıyı…Korkumuz yok karanlıklardan adınla, nurunla aydınlanınca her yanımız. Yaşasın bizim için yaşattığın ve varettiğin ümit. Yaşasın ebediyet, yaşasın bitmez tükenmez sevinç günlerimiz… Ey ruhum, söyle bu duayı, seviyorum Allah’ı. Yok Sen’den başka gidecek, yok Sen’den başka varılacak. Affet bu dünya sürgününde nefsine yenik düşenleri, bizleri affet. Dertli Yunus gibi, dudağımızda o sevgilinin adını anarak bizleri affet.

“Arayı arayı bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü”

Hangi günahı işlerse işlesin, hangi ağırlığın altında kalırsa kalsın nihayet bir kalp taşıyor herkes. Yeniden de bir başka insan yaratılmayacağına göre bu dünyanın imtihanında, yine ümit bizde. Yüz binlerce insanın hepsinin suçu, günahı sanki üzerimizde gibi bir ah çekip yansak. Bir ah ki yüz binlerce insanın yeniden affının ve dirilişinin sâdâsı olsa. Affet, binlerin, yüz binlerin uyanışı adına bizi affet. Söz veriyoruz, telafi edeceğiz bunca ziyanı. Elveda boş yıllar, elveda aldanış diyeceğiz.

Allah’ım toprağın altına da girsem, yıldızlara da çıksam, bu dünyada milyon sene de yaşasam, Sen yoksan ben ne yapabilirim, nasıl yaşayabilirim ki? Senin olmadığın dünyalar yok olsun. Senden istemeyen dillerim kurusun sana açılmayan ellerim kurusun. Yıkılsın gitsin bedenim. Dağılsın toz olsun zerrelerim. Allah’ım öyle bir iman lûtfet ki Sana yok diyenler bile Sen’de varolsun. Seviyorum seni Allah’ım. Kalbimi, kalbimin sevdiklerini ve sevdiklerimle ebediyen beraber olmayı vaat ettiğin için seviyorum Sen’i. Seviniyorum. İnanıyorum Sana, güveniyorum hiç kimseye güvenmediğim kadar. Biz istemeden bizim için her şeyi yaratan Rabbim. Sen’den ayrı günlerim, anlarım azap oluyor.

Neler neler yazmaktı niyetim ama yine rahmetine doğru çark etti kalemim. Alev alev yanan ruhumun, kızıl renginde tutuşan yüreğimin, kanlarından rengini almış gül gibi kızaran kalbimin senden tek bir duası var bugün. Kabul eder misin söyleyiversem izninle? Aşkınla yanan dudağımla fısıldıyorum ruhum ürpererek… Aç ki şu gözlerin önündeki perdeleri, göremeyenler görsünler bu güzellikleri.

Hangi işte senin adın varsa işlediklerimiz güzelleşiyor. Sevgilinin, Peygamberimin adını anınca bilirim ki, dualarım yerde kalmaz sana yükselirler kat kat. Kabul et, lûtfet ne olur.

Kulakların, kalplerin önündeki bütün kapıları, perdeleri ardına kadar aç. Dudaklar seni söylesin, şarkılar seni ansın, kalemler seni yazsın, ayaklar sana koşsun. Kalmasın bir kişi ki kıytı kuyularda Sana sevgisini, özlemini söyleyememiş. Bütün kırık kalpler, ümidini kesmişler adına, şeytanın ve nefsin tuzaklarına batmışlar adına, tövbe sularında yıka hepimizi, kalbimizi. Kalbimiz Sana emanet. Pişmanlığın ve tövbenin ve bütün bunların sonunda geçirdiğimiz ağır ameliyatın o ağır yaralarına rağmen tüm hastalıklarımızdan, kirlerimizden kurtar, arındır bizi. Rahmetinin ruha derman ilâcıyla.

Allah’ım günahları işleyen bizleriz, dönmemizi bekleyen sensin, cennetini istiyoruz. Çok mu? Yüzümüz yok mu? Madem Cennetini onu isteyene vereceksin aç kapısını ardına kadar, aç. Bozduğumuz tövbeler, yaptığımız tüm yanlışlar için bir kere daha Sana, yalnızca Sana tövbeler olsun. Tövbelerimizin affını ve kabulünü vaat ettiğin için de hamdüsenalar olsun. Biz ki, bu dünya çölünün garip yolcularıyız. Bu günah dolu, ağır yükle bu vadiler, bu yollar aşılır mı hiç? Sonsuz yolculuğa aşkına güvenerek, bir gönüle girerek, seni seven gönüllere girerek, güçlenip hep beraber kanat çırpmak istiyoruz katına. Dikenlerin bile gülün yanında kıymet kazandığı bir dünyada o Sevgilinden başka sığınacak gülümüz, Sen’den başka Rabbimiz yok. Sana ibadeti, Sana duayı terk etmiyoruz ama bunlara da asla güvenmiyoruz. Nedeni belli. Şeytan da çok ileri gitmişti ibadette ama ona bir faydası olmamıştı. Dostluğunu yar eyle, sevdiklerinin yolundan ayırma bizi.

Çok şükür dualarımız kabul edildi gibi… Kalbim sükun ve huzur dolu… Bütün bunları yaşamak için gelinseydi bile bu dünyaya değerdi Allah’ım.

Ey kapalı kapıların ardındaki duygular, gözler, kulaklar, kalpler, ayaklar…Aralanın, ayaklanın… Haydi ey insanlar, kalkın artık. Hoş günler geliyor; kış geçti, bahar bitti, şimdi yaz başladı. Şaşkın ruhumuzu nefsin şehvet rüzgârları kollarına almadan ve sarmadan, kalbimizi onun sahibine emanet edelim. Kalkın ey ruhlar, kalkın. Öyle bir kalkın ki yataklarınızdan, öylesine açın ki kapıları ümidiniz coşsun. Sevginiz başka yürekleri de tutuştursun. Evet, bu karanlıklardan aydınlıkları çıkarmak için kalkın, uyanın. “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez” diyor Mevlana.

Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.

SELİM GÜNDÜZALP

Nis
12

İnancın ve duanın tedavide rolü var mıdır? Modern tıp buna nasıl bakıyor?

Posted under Kategorilenmemiş
Günümüzde dünya çapında her alanda ve her türlü ilim dalında epey ilerleme kaydedilmektedir. Yapılan çalışmalar, insanlığın maddi ve manevi gelişimine hayli katkı sağlamaktadır. Astronomi, genetik, fizik, kimya, biyoloji, astroloji, tıp v.s alanlarda güzel ve verimli çalışmalar icra edilmektedir. Bu faaliyetlerin bazıları sadece zamanımız insanlarının ancak bir kısmını ilgilendirirken, bazı alanlarda yapılan buluşlar, tüm zamanları ve insanları ilgilendirmektedir. Bu çalışmaların başında hiç şüphesiz tıbbi ve sağlığa dayalı çalışmalar gelmektedir. Sağlık alanında yapılan ve daha ispatı tam olarak ortaya konamayan yeni bir tedavi yaklaşımından çokça bahsedilmektedir:- Ruh - beden ilişkisi ve İnancın tedavideki rolü ”

Hastalık ve sağlık hususunda, vehimli ve vesveseli olan kişilerin hastalıklara daha kolay yakalandıkları, fakat güçlü iradeye ve tevekküle sahip insanların hastalıklara daha dirençli olduklarını yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır. İnançlı ve huzurlu olanların tedaviye daha yatkın, inançsız ve stresli kişilerin ise tedaviye daha geç cevap verdikleri de bilinmektedir. Çünkü, insanın bağışıklık (immün) sisteminin güçlenmesinde kimyevi ve maddi ilaçların yanında manevi telkinler, hastalığa bakış açısı ve hayat görüşü de önemli bir yer tutar. Manevi telkin ve tevekküle yakınlığı ölçüsünde, insanın bağışıklık sistemi güçlenmekte ve hastalıklara dayanıklılığı da artmaktadır.

Düşüncelerimizin, ruhi ve kalbi hayatımızın ve duygularımızın sağlıklı olması bedenimizin sıhhat ve afiyeti üzerinde olumlu tesir yaptığı muhakkaktır. Mesela, bizi derin yaralayan hadiseler yaşadığımızda, aşırı yorulduğumuzda hastalıklara karşı direncimiz zayıflar ve daha kolay hastalanabiliriz. Nitekim, zihnen, ruhen ve kalben iyi durumda olduğumuzda, bedene olumlu sinyaller gönderilir. Böylece grip ve soğuk algınlığına karşı daha sağlam dururuz. Tersi bir durum söz konusu olduğunda hastalığa daha yatkın hale geliriz. Aile içinde veya işyerindeki bazı olumsuzluklar ne kadar artarsa, tansiyonumuz da ve yatağa düşme ihtimalimiz de o nispette artar. Depresyona girdiğimizde veya ruhen bitkin ve yorgun olduğumuzda hastalıkta mukadder olur. (Henry Dreher (1995). The Immune Power Personality, Reprinted by Arrangement with Dutton Signet, A Division of Penguin Books USA, Inc. – Çeviren: Dr. Selim Aydın)
Zamanımızda tam olmasa da “modern tıp” artık bu gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Yakın bir gelecekte de, bunu büyük bir buluş olarak önümüze getireceğini ve bu buluş ile övüneceğini şimdiden görür ve duyar gibi oluyoruz. Böylece ruh ve beden münasebetlerinden meydana gelen hastalıklarda, psikolojik faktörlere daha çok pay biçilecek ve iman olgusu biraz daha ön plana çıkacaktır. Çünkü Modern tıbbın ulaşmaya çalıştığı nihai noktayı, semavi dinler insanlığın tâ başlangıcında halletmişlerdir. Özellikle İslam dini ve Kur’an-ı Kerim, bu konuda en son noktayı ortaya koymuştur.

Nitekim: Kur’an-ı Kerim’de “O (Kur’an), inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).” (Fussilet Suresi, 44) ve “Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını artırır.” (İsra Suresi, 82) buyurulmakla, Kur’anın başlı başına bir ilaç ve şifa kaynağı olduğu belirtilmektedir. Çünkü, Kur’an insanın ruh, kalb, his, ve latifelerini tedavi etmekle bedenin de sağlığa kavuşmasını temin etmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Kur’andan istifade ederek yazdığı ve “Hastalar Risalesi” ismini verdiği küçük kitap, ruh – beden ilişkisine dayalı koruyucu hekimliği ve yardımcı iyileştirici teknikleri içermektedir. Hastalar risalesi hiçbir yan etkisi olmamakla beraber, faydası kesin olan önemli bir eserdir. Hastalar, bu kitapçığı okuduklarında, dinlediklerinde veya kendi aralarında hastalıkların nimet olan yönlerinden bahseden sohbetleri yaptıklarında, bağışıklık sistemlerinin ve hastalıklara dayanma güçlerinin müspet yönde aktive edilmesi ve kullanılan ilâçların ve tedavi yöntemlerinin tesirlerinin daha çok artması gibi kısa süre içerisinde ciddi neticeler aldıklarını müşahede etmektedirler.

Bu konu ile ilgili açıklayıcı ve çarpıcı birkaç misal vermeye çalışalım:

1- Prof. Dr. Mustafa NUTKU anlatıyor:

Rahmetli babam Dr. Sadullah Nutku ve psikiyatri uzmanı rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar bir uçak seyahatinde yan yana oturuyorlarmış.

Daha önce tanışmadıklarından dolayı aralarında da herhangi bir sohbet olmamıştı. Rahmetli babam cebinden “Hastalar Risalesi”ni çıkarıp kendi kendine, sessizce okumağa başlamış. Yanında oturan Prof. Dr. Ayhan Songar göz ucuyla bu kitabı epey bir süzmüş, ardından, tanışmışlar. Babam, Hastalar Risalesini, sesli okumaya başlamış. Prof. Dr. Ayhan Songar da dikkatle dinlemiş ve o zamana kadar dinlemediği Risale-i Nur Külliyatının, psikiyatri uzmanı bir profesör olarak da kendisini çok ilgilendiren devalarını dinlerken, bir ara kendini tutamayarak:

“ – İnsan bu manevî devaları dinlerken, hasta olmayı temennî edeceği geliyor!” demiş.

Prof. Dr. Ayhan Songar, daha sonra uzmanlık alanı ile ilgili olarak, kendisine muayene ve tedavi için gelen hastalarına çoğunlukla “Hastalar risalesi”ni tavsiye etmiş.

Prof. Dr. Ayhan Songar, ömrünün sonlarına doğru kanser hastalığına yakalanmış. Ecelle randevusuna doğru geri sayımının son günlerinde, vücuduna yayılmış olan kanser hastalığı ile hastanede yatarken yanından hiç ayırmadan okuduğu ve vefatında da yatağının yanı başında duran kitap, manevî devalar hazinesi: “Hastalar risalesi” idi.

2- Moral Dünyası Dergisi’nden Zeynep Türkoğlu’nun bir yazısından:

Fatma Şahin… Radyo programcısı, engelliler rehabilitasyon merkezi aile danışmanı, idealist, dört kardeşin üçüncüsü. Yani en önemlisi “Engelleri Aşan” bir engelli. Ama güçlü bir iradenin sahibi… Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Bir Belediye’nin de Rehabilitasyon Merkezinde aile danışmanlığı yapıyor. Moral FM’de de “Engelleri Aşanlar” isminde bir programı var.

Çok rahat bir tavrı ve duruşu var hayata karşı. Halbuki bir rahatsızlığı olan kişiden, bundan daha farklı bir hal beklenir. O’nun hastalığı, genetik bir sebebe bağlı olan bir kas hastalığıdır.

Bundan sonrasını Fatma Şahin’den dinleyelim: Teşhisin konulması çok uzun sürdü, neredeyse 13-14 yılı aldı. Tamam hastayım. Ama hayatıma nasıl devam edeceğim. Burada biri çıkıyor ve diyor ki, sen artık bir şey yapamazsın. Öyle otur bir kenarda. Yani hayatını bitmiş hissediyorsun, hem de daha yirmi beşinde! ve bunu diyen kim biliyor musunuz; doktor!. Tam tersi olması gerekirken, bilgilendirecek ve teşvik edecekken…

Evet, maalesef doktor bizi böyle yönlendirmişti. Yani insanın bakışı da daha farklı oluyor. Ben bir ara çok hastalanırdım. Çünkü bunalıyorsun, bir şeyle ilgilenmiyorsun, bir işe yaramadığını hissediyorsun. Sanki süreni doldurmuşsun, her şey bitmiş. Sürekli bir yerlerim ağrıyordu. Doktora gidiyoruz, tabi ki hastalık çıkmıyor, çünkü stresten bunlar. Adeta hastalık hastası olmuştum. Ama doktordan her seferinde kendimce eli boş dönmekten o kadar yorulmuştum ki. Kızıyordum da. Keşke bir hastalığım çıksa diye bekliyordum. Yani ciddi bir hastalığım olsun, ben de çok yaşamadan gideyim. Bu hale gelmiştim.

Evde bir şey yapmadan oturunca çok boş vakti oluyor insanın. Ben de o boşluğu okuyarak değerlendirmeye çalıştım. Çok okudum. Cidden çok okudum. Hastalar Risalesi’ni okudum. Bir de benim gibi hasta olanlarla ilgili Hadis-i Şerifler çok ilgimi çekiyordu. Çok büyük moral oluyordu bana onlar. Aslında bu da başka bir süreçti. Yani hastalığımı kabullendikten sonra ilk olarak şöyle düşündüm. Bu belki de bana verilmiş bir cezadır. Ya da belki de aileme verilmiş bir cezadır. Sonra şöyle bir dönem başladı; iyi ki hastalanmışım, yoksa kim bilir o sağlığı nasıl yanlış şeylerde heba edecektim. Ve yine okumaya sarıldım. Bilmezsiniz siz, bir ara uçacaktım neredeyse!

Bu misaller, ilk olmadığı gibi son da değildir. Çünkü ruh - beden etkileşimi muhakkaktır. Ruhun manevi olarak beslenmesi ve tedavi edilmesi bedeni maddi olarak rahatlatacak, stresten ve tevekkülsüzlükten kaynaklanan hastalıkları da ortadan kaldıracaktır. İnsanda inanç olduğu takdirde, maddi ve bedeni hastalıkların altındaki İlahi rahmet görünecektir. Böylece hastalığın sevilmesi de söz konusu olabilecek ve isyan yerine şükür hisleri de kabaracaktır.

Hastalar Risalesinin bize verdiği ders:

• Hastalıklara sabretmek de namaz, oruç ve diğer ibadetler gibdir, insana çok sevap kazandırır ve ondan istifade etmemiz gerekir.

• Hastalıklar Cenab-ı Hakkın Şafi ismini anlamaya ve O’na iltica etmeye vesiledir.

• Hastalıklar insana yüzünü asıl hayatı olan ebedi hayata çevirmesini hatırlatır.

• Hastalıklar sıhhatin ehemmiyetini hissettirir ve Allah’ın bize verdiği nimetleri hatırlayıp şükrümüzü artırmamız gerektiğini hatırlatır.

• Ölümü hatırlatmakla, bu dünyanın fani olduğunu ve ona aldanmamızın büyük bir helaket ve felaket olduğunu gösterir.

• Hastalıklar, insanlar arasında ki hürmet, merhamet ve sevgi tohumlarını yeşertir, ayrıca eski dostluk ve muhabbetleri de tazeler.

• Hastalığı ikileştiren merakı ve evhamı kaldırmak hastalığı hafifletmenin yollarından biridir. Bu da Allah’a inanmak ve itimat etmek ile olur.

Dua konusunda yapılan bilimsel araştırmalar gerçekte ne diyor?

Burhan Sabaz (Dr.)
Nis
12

Hastalıklar kimine rahmet kimine zahmettir

Posted under Kategorilenmemiş

Hastalıklar kimine rahmet kimine zahmettir

cemil tokpınar

Allah’ım, şifa ver

Böbrek ve kalp yetmezliğinden tutun, şeker ve yüksek tansiyona, herhangi bir organında sürekli hastalık taşımaktan, her gün ilâç kullanmayı veya düzenli aşı olmayı gerektirenine kadar yığınla problem var.

Sürekli olmasa da, ameliyatı veya ciddi bir tedaviyi şart kılan nice hastalıklarla karşı karşıyayız. Yapılan istatistik araştırmalarda, yaşayan insanların beşte biri hastalardan oluştuğuna göre, hayatınızın bir döneminde ciddi bir hastalıkla ya karşılaşmışsınız ya da karşılaşacaksınızdır. “Hayatımda bir aspirin bile kullanmadım” diyenler ise, hem çok azınlıkta, hem de çok gerilerde kaldılar.

Eğer hasta sizseniz, acıyı bir kere çekersiniz. Eğer anne baba, eş, kardeş veya ciğerpâresi evlâdınız ise, iki kez acı çekersiniz. Özellikle ailenin en önemli iki direği olan eşlerden biri hastaysa, evde huzur ve sevinç kalmayabilir. Çocuğunuz hastaysa, her gün kan ağlarsınız. Kim bilir, bir türlü güneş ışığının doğmadığı uzun gecelerde yavrunuzun başında ağlarken, onun derdini çekmeye gönülden razı olursunuz. Belki, “Allah’ım, şifa ver.” diye dua ederken, “Evlâdımın yerine bu derdi ben çekeyim.” bile dersiniz.

Öyle hastalıklar vardır ki, hastane eviniz olur, yuvanızı unutursunuz. “Hastane önünde incir ağacı/ Doktor bulamadı bana ilâcı” diye yanık bir türkü tutturan hasta, bir yanda “Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare” şarkısını içli içli söyleyen komşusuna kulak kabartır. Geçmez günler bir türlü. Olmaz sabah hiçbir zaman. Geceler sonsuz gibi gelir insana. Yatağa esir olur, özgürlüğü özlersiniz hep.

Ne doktora para yetişir, ne ilâca. Belki bazen şanslı olduğunuzu düşünürsünüz. “İyi ki, sıcak bir hastane yatağındayım. İyi kötü bir doktorum, bazen azarlayıp fırça atsalar da hemşirelerim ve hasta bakıcılarım var.” diye sevinirsiniz.

Sağlığın kıymetini bilmek için hasta olmak gerekmiyor

İster kolayca tedavi edilebilsin, ister çok uzun sürsün tüm hastalıkların bize kazandırdıkları ve mesajları vardır.

Bir kere sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbimiz, hastalıkları bize işkence etmek için veriyor değildir. O bizim acı çekmemizden ve ağlamamızdan memnun olmaz. Sürekli mutlu ve sevinçli olmamızı ister. Buna rağmen başta en sevdiği insanlar olan peygamberlere hastalıkların en ağırını verdiğine göre; bunda başka rahmet tecellileri vardır.

Hem yarattığı her şeyde sayısız hikmetler bulunan O Hakîm–i Mutlak, hastalığı boş, anlamsız, sebepsiz ve gayesiz olarak vermiş olamaz. Elbette hastalıklarda çok hikmetler ve gayeler vardır.

Hastalık her şeyden önce Rabbimizin bize verdiği nimetlerin değerini takdir etmemize vesile olur. Midemize, kalbimize, gözümüze gelen bir hastalık bu organlarımızın ne kadar kıymetli ve sağlıklı yaşamanın büyük bir nimet olduğunu anlatır bize. Böylece sayıları belki de yüzü bulan maddî ve manevî organlarımızın ve duygularımızın paha biçilmez değerde olduğunu anlar, bunları bize ihsan eden Zat–ı Zülcelâle sonsuz şükrederiz.

Burada şu soru aklınıza gelebilir:

“Sağlığın kıymetini bilmek için hasta olmak gerekiyorsa, kıymetli olan sağlığı tadamamış oluyoruz. Sağlıklı olmadıktan sonra kıymetini bilmemiz bir anlam ifade eder mi?”

Nefsimize gelen bu sorunun cevabını vermek çok kolay…

Birincisi, hayatının belli bir döneminde hasta olan insanların sağlıklı organları ve sağlıklı yılları daha çoktur. Dolayısıyla kıymetini öğrendiği sağlığı doya doya yaşıyor demektir. Ömür boyu hasta olan insanlar yok denecek kadar azdır. Meselâ, birkaç yıl hastalık çeken bir insan, ömrünün geri kalan kısmında sağlıklıdır.

Bu konuda 18 sene hastalık çeken ve sabır kahramanı olarak bilinen Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’a, “Hastalığın geçmesi için Cenab–ı Hakka dua etsen olmaz mı?” diye soran hanımına verdiği cevap ne kadar ibretlidir:

“Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 yıldır. Çekmiş olduğum darlık ve sıkıntılı zaman ise, daha bu süreye ulaşmamıştır. Bu durumda ben Allah’tan utanırım. Ona bu hâlin üzerimden gitmesi için nasıl dua ederim…”

Keşke dünyada iken biz de bu musibetlere uğrasayadık

Hem hastalık çektiğimiz organımız bir tane, bazen çok nadir olarak birkaç tanedir. Ağır bir kalp veya karaciğer rahatsızlığı geçiren bir insanı düşünün. Bu hâliyle tedavi edilince er geç şifaya kavuşabilmektedir.

Acaba bütün organlarınızın rahatsız olduğunu düşünün. Bir insan buna dayanabilir mi? Bırakın bütünü, aynı anda on hastalığı bulunan bir kimseyi hayal edin. Yaşamak ölümden beter olmaz mı?

Demek her hâlimizde hastalığı verene şükretmemiz gerekmektedir.

Hastalık aynı zamanda günahların affına ve sevapların kazanılmasına vesiledir. Hadislerde, her hastalığın günahları affettirdiği, bir insanın kendi gayretiyle ulaşamayacağı makamlara yücelttiği belirtilir. Hatta âhirette bazı kimselerin, hastaların ulaştığı makamları görünce, “Keşke dünyada iken biz de bu musibetlere uğrasaydık.” diyecekleri anlatılır.

Madem dünya hayatı gelip geçicidir, önemli olan sonsuz âhiret hayatıdır. Bakî meyveler veren hastalıktan şikâyet etmek değil, sabretmek, belki bir şekilde memnun olmak gerekir.

Hem küçük büyük herhangi bir hastalığa yakalanan kimse, Allah’ı ve âhireti daha çok düşünür. Dünya heveslerine ve eğlencelerine dalmaz. Bu netice ise, dünyalar verilse hiçbir şekilde yerini dolduramayacak kadar büyük bir kazançtır. Kişinin, gelip geçici ve aldatıcı hayata dalmayıp sonsuz hayatına yönelmesinden daha önemli ne olabilir?

Hastalık insanı melekleştirir

Özelikle uzun süren hastalıklara yakalanan insanlar için hastalık, güzel bir mânevî hâl verir. O kimseler âdeta bir ayakları dünyada, bir ayakları âhirette gibi yaşarlar. Her an Allah’a dua eder, O’ndan medet isterler. Dünyayı kalben terk eder, gönüllerini âhirete bağlarlar. Ağır bir karaciğer rahatsızlığı geçiren kıymetli bir dostumuz meselenin bu yönünden ehemmiyetle bahsetmişti. Gerçekten de ölümcül bir hastalığa yakalanmak dış görünüşü itibarıyla kötüdür; fakat sürekli âhirete hazır bir hâlde bulunmak mânen çok lezzetlidir. Âdeta her an şahadeti bekleyen bir asker gibi, hâlis ve sırf Allah rızasını gözeten bir ruh hâleti vardır.

Bir de hastaya bakanların durumu vardır. Görünüşte çok zor, zahmetli, sıkıntılı olan bu hizmet de hem çok sevaplı, hem çok hikmetlidir. Hastanın kazandığı mânevî hâl ve sevabın bir misli veya benzeri, hastaya bakanlar için de geçerlidir. Eğer evimizde baktığımız hasta, babamız veya annemiz ise, bu hizmet bize âhiretimizi kazandıracaktır. Peygamberimiz “Anne ve babasının ömrünün sonuna yetişip de cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.” buyurmuştur. Demek ki, onları memnun etmek, cenneti kazandıran bir hizmettir.

Acelecilik öldürür, sabır yaşatır

Belki bir gün daha fazla yaşamayı başaran, tam o buluşun ortaya çıktığı zamana yetişecektir. Belki kendini kötümserliğe ve ümitsizliğe atan birkaç gün sonra öğreneceği yeni bir tedavi usulünü göremeden gitmiş olacaktır. 17 Ağustos depreminde iki kişi göçük altında kalmış. Birisi sabırla kurtarılmayı beklemiş, diğeri dayanamayıp intihar etmiş. Oysa tam intihardan birkaç saat sonra enkaz açılmış ve kurtarıcılar gelmişti. Sabreden kurtuldu, diğeri öldü. Sabırsızlığın sonunu görüyorsunuz. Aynı husus, hastalıklar için de geçerlidir.

Daima sabır, şükür, dua ve arayışla morali yüksek tutmak gerekir.

Moral; sevinç, mutluluk, huzur, gülmek demektir. Ağır bir hastalık geçiriyorsanız, ne yapıp edip sizi üzüntüye sevk edecek unsurlardan uzak durmalı, sizi sevindirecek yolları keşfedip uygulamalısınız. Tek başına “gülmenin” bile en ölümcül bir hastalığı iyileştirdiğini duydunuz mu?

Norman Cousins, “Bir Hastalığın Anatomisi” isimli kitabında “çınlayan bir kahkaha”nın “içsel bir jogging” olduğunu belirtir. Cousins, ağır bir kanser hastasıdır. Doktorlar yaşama şansının yüzde birden bile az olduğunu söylerler. Ama o kötümser olmaz. En çok sevdiği komedyenlerin filmlerini alır ve kahkahalar atarak her gün izler. Sonuç muhteşemdir. Gülmekle, ümit ve cesaret kazanmış, iç organlarına hareket gelmiştir. Şaşılacak şey: Norman Cousins, gülme sayesinde aksilikleri aşıp hayatta kalmayı başarabilmiştir.

Allah’ın ihsan ettiği bir mucize olan gülmek, böyle olağanüstü bir etki gösterirse, hastayı mutlu edecek diğer davranışların yan yana geldiğini düşünün. O hasta neden iyileşmesin?

Ağır hastaya kesinlikle kızmadan, onu kırmadan, sürekli iyi davranmak, güler yüzlü ve tatlı dilli olmak gerekir. Eğer hasta dua ve tevekkülle kendisini besliyorsa iki kat mutlu olur.

Kaynak: Beyan dergisi, 08-2004

Nis
12

Dua

Posted under Genel

sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zâtın sarayca me’nûs sadâsıyla çalar- tâ ona açılsın; öyle de, bîçare ben dahi Senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveysü’l-Karânî’nin nidâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç. Ekûlü kemâ kàle:

Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, ben ise Senin bir kulunum.
Sen herşeyi yaratan Hàlık’sın, ben ise Senin bir mahlûkunum.

Sen rızık veren Rezzâk’sın, ben ise Senin rızkınla beslenen bir merzûkunum.

Sen mülk sâhibi Mâlik’sin, ben ise Senin kölen olan memlüküm.

Sen gerçek izzet sahibi olan Azîz’sin, ben ise âciz ve zelilim.

Sen hazîneleri bitmeyen zenginlik sahibi Ganî’sin, ben ise Senin ihsanına muhtaç fakr-ı mutlak içinde bir fakirim.

Sen gerçek hayat sahibi Hayy’sın; ben ise, Senin hayat verişin olmasa, bir ölüyüm.

Sen varlığı ebedî olan Bâkî’sin, ben ise gelip geçici bir fânîyim.

Sen sonsuz izzet ve şeref sahibi Kerîm’sin, ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalayan bir leîmim.

Sen sonsuz ihsan sahibi Muhsin’sin, ben ise günah ve kötülük işleyen bir âsiyim.

Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr’sun, ben ise bir günahkârım.

Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm’sin, ben ise küçük ve değersiz bir hakîrim.

Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî’sin, ben ise sınırsız acz içinde bir zaifim.

Sen bağış ve ihsanı veren Mu’tîsin, ben ise lûtuf ve ikramına muhtaç bir dilenciyim.

Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn’sin, ben ise maddî ve mânevî korkular içinde biriyim.

Sen cömertlik sahibi Cevâd’sın, ben ise Senin cömertliğine muhtaç bir miskinim.

Sen kullarının duâlarına cevap veren Mucîb’sin, ben ise ise Sana yalvaran duâcıyım.

Sen şifâ veren Şâfî’sin, ben ise türlü türlü dertlere mübtelâ bir hastayım.

Öyleyse ise Sen benim günahlarımı affet, hatâlarımı bağışla, hastalıklarıma şifâ ver,

ey bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olan Allah,
ey her şeye bedel,her şeye yeten Kâfi,
ey mahlûkatını besleyip büyüten ve mânilerini def’ eden Rab,
ey va’dini mutlaka yerine getiren Vâfi,
ey kullarına pek şefkatli olan Rahîm, ey maddî ve mânevî hastalıklara şifa veren Şâfî,
ey ikram ve ihsânı bol olan Kerîm,
ey belâ ve musîbetleri def’ edip âfiyet veren Muâfi!

Benim bütün günahlarımı bağışla, her türlü hastalığa karşı bana âfiyet ver, beni ebediyen rızâna mazhar eyle. Bunu rahmetinle ihsân eyle ey Erhame’r-Râhimîn.

Nis
11

Kur’ân-ı Kerim’de Maddî Ve Manevî Şifâ

Posted under Genel

Kurân-ı Kerim ve Tıp
Prof. Dr. Davut AYDÜZ Kur’ân-ı Kerim’de Maddî Ve Manevî Şifâ

Kur’ân-ı Kerim’de şifâ iki kısımdır:

1. Manevî Şifâ
Kur’ân-ı Kerim’in bizzat kendisi şifâdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde: Bal ve Kur’ân’ın şifâ olduğunu, (İbn Mâce, Tıp, 7) diğer bir hadislerinde ise; En hayırlı devânın Kur’ân olduğunu bildirmişlerdir. (İbn Mâce, Tıp 28)

Fakat Kur’ân’ın manevî şifâsından istifâde edebilmek için bir takım şartlar vardır. Onlar da:

a. Kişinin her şeyden önce Kur’ân’ı indiren Allah’a kuvvetli îmanının olması gerekir.
b. Aynı şekilde; hasta olana, şifâyı verecek olanın da Allah (c.c.) olduğuna inanması gerekir.
c. Bunlarla beraber, Kur’ân’ı tebliğ eden Hz.Peygamber (s.a.s.)’e ve O’nun; Kur’ân’ın esrârına dair öğrettiği -mesela Kur’ân’ın manevî şifâ oluşu gibi- şeylere de içten inanmak gerekir. Yoksa insan Kur’ân’ın manevî şifâsından istifade edemez. Çünkü insanlar, Kur’ân’a bakışları itibariye iki kısımdır:

Birinci kısım kimseler; Kur’ân’ı inkâr eden ve ondan istifade edemeyenler: “Yalana, sahtekârlığa, günaha dadanan her kimsenin vay haline! Böylesi, Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra kibrine yediremeyip büyüklük taslayarak, sanki onları hiç işitmemiş gibi inkârında direnir. Ona gayet acı bir azabı müjdele!” (Câsiye, 7-8), “Biz Kur’ân’ı müminlere şifâ ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır. (Çünkü onlar Kur’ân’ı inkâr ederler. İnkârlarından ötürü de hüsranları artar)” (İsrâ, 82) âyetleri bu kişilere işaret etmektedir.

İkinci kısım kimseler ise; Kur’ân’ı kabul eden ve okuyup dinledikçe imanları artanlardır: “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar.” (Enfâl, 2). (M.Mahmud Abdullah, et-Tıbbu’l-Kur’ânî beyne’d-Devâ ve’l-Gadâ, Kahire ts., s.13) âyeti bu kimselere işaret eden âyetlerden sadece birisidir.

Kur’ân’ın, manevî hastalıklarla ilgili tedavisi iki suretle olmaktadır. Zira manevî hastalıklar ikidir:

Bir kısmı bâtıl itikatlardır. Bunlar yaratılış, insanın bidâyeti, âkıbeti, kader, ulûhiyet, nübüvvet gibi îman esaslarına giren meselelerdir. Bu hususlarda İslâm’ın teblîgâtına uymayan her inanış tarzı mânevî bir hastalıktır. Şu halde bu meselelerde Kur’ân gerçek olanı delilleriyle birlikte zikrederek bâtıl mezhepleri iptal etmiş, kendisine inananları sapıklıktan korumuştur.

İkinci kısmı ise kötü huylar teşkil eder. Kur’ân-ı Kerim onları da açıklayarak mü’minleri ahlâksızlıklara düşmemeleri için uyarmış, ahlâk-ı hamîde denen fazîletlere, manevî kemallere irşâd buyurmuştur. Resûlüllah’ın “Mekârim-i ahlâk’ı tamamlamaya geldim”1 derken kastettiği mekârim, Kur’ân ahlâkıdır. (Canan, age., XI,333)

2. Maddî Şifâ
Kur’ân-ı Kerim’in maddî hastalıklara şifâ olması, inkar edilemez bir durumdur. Kur’ân’ın maddî olarak şifâ olması, onda zikredilen şeylerden istifade ile olur. İnsanı dünyanın halifesi yapan ve dünyada bulunan her şeyi insanın emrine veren Allah Teâlâ, insanı bunlardan istifade etmeye teşvik etmektedir. Meselâ, Kur’ân’da zikri geçen su, süt, bal, et, sebzeler, meyveler vs. hepsi, insanın emrine verilmiştir. İnsan, araştırmalar yaparak bunlarla hastalıklarına şifâ bulabilir.

Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Kur’ân’la rukyede2 bulunmuş, maddî hastalıkların tedavisinde Kur’ân-ı Kerim’den istifade etmeleri için Ashab-ı Güzîn’i teşvik etmiştir. İslâm uleması da, Rasûlüllah (s.a.s.)’in sünnetinde gelen bir çok delile dayanarak rukyenin meşrûluğuna hükmetmiştir. Tıbb-ı nebevînin en bariz hususiyetlerinden biri tedavide Kur’ân-ı Kerim’e müstesna bir yer vermiş olmasıdır. Hatta bazı hadîslerinde Kur’ân’dan şifâ aramamayı eksiklik ilan etmiştir. “Kim Kur’ân’dan şifâ talep etmezse, Allah ona şifâ vermez” buyurmuştur. Bu hadîs şu şekilde de anlaşılmıştır: “Kur’ân’la şifâ talep etmeyene Allah şifâ vermesin.” (Canan, age., XI,333)

Kur’ân’ın maddî hastalıklarda tedavi maksadıyla okunmasına sahabe efendilerimizden bir misal:

Hz. Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Biz Resûlüllah’ın (s.a.s.) gönderdiği bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza hizmetçi bir kadın gelip: “Obamızın efendisi Selim’i zehirli bir hayvan soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha sûresini okuyarak rukye yaptım.” dedi. Biz kendisine: “Resûlüllah (s.a.s.)’e sormadan (bu verdiklerine) dokunma!” dedik. Medîne’ye gelince, durumu Peygamberimize söyledik. Aleyhissalâtu vesselâm: “Fâtiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın.” buyurdular.” (Buharî, Tıp 33,39, Fedâilü’l-Kur’ân 9; Müslim, Selâm 66;)

Rukye, duâ ile tedavi olarak anlaşılınca belâ, musibet, hastalık gibi her çeşit kötü hallere karşı korunmak için Allah’a iltica ve duâ etmeye teşvik sadedinde vârid olan bütün hadisleri rukyenin meşruiyyetine deliller olarak göstermek mümkündür. Bu konuda birçok delil vardır: Bizzat Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk:

“Bana duâ edin duânıza icâbet edeyim.” (Mü’min, 60) ve:

“De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkân, 77) buyurarak mutlak şekilde duâ etmeye teşvik etmektedir.

“Duâ”nın mânâsı “Allah’tan istemek” olduğuna göre bu ilahî davette “Bütün hastalıklardan şifâ” dahil her şeyin Allah’tan talep edilmesine bir çağrı vardır. Kaldı ki Resûlüllah (s.a.s.) hastalıklarımıza Allah’tan şifâ istemeye daha açık ifadelerle bizleri çağırmış, kendisi fiilî örnekler vermiştir. (Muteber hadis kitaplarının “Duâ/Daavât” bölümlerine bakılabilir.) Bugün yapılan tıp alanındaki çalışmalar da aynı şeyi söylemektedir. Mesela yaptığı ilmî araştırmalarla ‘Nobel Tıp Ödülü’ kazanmış olan Fransız tıp profesörü Alexis Carrel ‘Duâ’ adındaki kitabında şöyle der: İnsanın iç organları en mükemmel şekliyle ibâdet ve duâ anında çalışır. Muhataplarım istedikleri kadar bu görüşüme itiraz etsinler. Ama ben, mevcut tıbbî imkânlarımızla tedavi edemediğimiz pek çok tehlikeli hastalığın duâ ile iyileştiğine şâhit oldum.” (İnancın Ruh ve Beden sağlığı üzerindeki tesirleri ile ilgili olarak bkz; Mazhar Osman Uzman, Tabâbet-i Rûhiyye, ve Alexis Carrel, Duâ.)

____________________________-

DİPNOTLAR
1- Mâlik, Muvatta, Husnu’l- Huluk, 8; Aclûnî, Keşfü’l- Hafâ, I,244.
2- Rukye: Okuyarak tedavi etmeye rukye denmektedir. Rukye, âyet veya hadislerden alınan birtakım mübârek kelimelerin söylenmesiyle yapılır. Okuyarak tedâvi, insanların eskiden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) başlangıçta rukye yapmayı yasaklamıştır. Çünkü câhiliye döneminde rukye yapanların sözleri arasında İslâm’ın getirdiği tevhîd inancına ters düşen ifadeler, şirk unsurları bulunuyordu. Böyle bir yanlışlığı önlemek için rukye yasaklanmıştı. Sevgili Peygamberimiz, hastalıklar için hem kendisi zaman zaman dua etmiş, hem de rukye yapanları dinledikten sonra, tevhîd inancına aykırı bir şey bulunmayan rukyelere müsaade etmiştir.
İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:
a) Allah Teala’nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması; b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde yapılması; c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X, 206).
Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.
1- Mubah olan Rukye: Kur’ân-ı Kerim’den ayetlerle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarıyla, Arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Resûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum.” (Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51-52).
Ve yine Resûlüllah (s.a.s)’ın hastalanan bazı kimselere, Mu’avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir “Ey insanların Rabbi olan Allah’ım hastalığı gider; buna şifâ ver. Şifâ veren yalnız sensin. Senin şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver.” (Buharî, Tıb, 37).
Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Resûlüllah’ın (s.a.s); “Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur.” (Buharî, Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında rukyenin caiz olmadığı kanaatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini, “Zülfikardan başka kılıç yoktur.” sözüne kıyas yaparak cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer hadislerde görüldüğü gibi, Resûlüllah (s.a.s) başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.
2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapça’dan başka bir dille rukye yapması, demir, tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır. el-İzz b. Abdüsselam’dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz vermemiştir.
3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ’dan başkasına dua ederek, sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin, peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak gibi…
Yine Peygamber Efendimiz; “İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta bir kötülük yoktur.” (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve fayda elde etmeyi Allah’tan başka kimselerden istemektedirler.” (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X, 260).